Alıntı Yazarlar -->

"Adi"lere market kuyruğu!.. - Ahmet Takan


Dayatılan yeni rejimin pazarlanan algı malzemelerinden biri neydi?.. Bakanlar siyasetçi olmayacaktı.
Teknokrat ağırlıklı, kendi iş alanında çok uzman olacaktı. Milletvekillerinin siyasi baskıları altında kalmadan çok rahat çalışıp icraat yapacaklarından halkın sorunları ile daha yakından ilgileneceklerdi. Hatta bu algı daha iyi satın alınsın diye milletvekili, bakan olarak atanırsa istifa  şartı da getirildi. Yani, bakanların siyasetle falan işi gücü olmayıp sadece ve sadece hizmete yöneleceklerdi... Güya, günlük siyasetin dışında  bağımsız olacaklardı!..

24 Haziran seçimlerinden sonra aynı ekonominin uçtuğu gibi başkanlık kabinesinin bakanları da kanatlandı!.. O, bağımsız olacak diye millete pazarlanan bakanların hepsi 31 Mart seçimleri için sahaya dağıtıldı. Zat-ı muhteremler birer azılı AKP militanı kesiliverdi. Devlet imkanlarını parti hizmetinde fütursuzca  kullandıkları yetmiyormuş gibi kendilerinden olmayanlara karşı kullanılan kirli siyaset diline, tehdit ve şantajlara gönüllü ortak oluverdiler.  En son örneği olur mu bilemem!.. Tarım ve Orman Bakanı bekir pakdemirli Amasya Taşova'da, muhalefete yönelik  "Bu adilere sandıkta derslerini verecek misiniz?"  diyerek seçim mitingi yaptı. O kafa, millete "varlık kuyruğu" diye yutturulmaya çalışılan tanzim satışların proje ortağı... Çiftçisi, hayvancısı, köylüsü perişan olan bir milletin Tarım  Bakanı kendi insanına meydanlarda hakaret yağdırıyor... Onun mentalitesine göre; patlıcanı, domatesi, patatesi, soğanı  kilosu 10 liradan yiyenler eğer AKP'ye oy vermezlerse adidir!... Yurtdışından getirilen hastalıklı etlere dahi kasabın vitrininden bakanlar, evlerine  kıyma götüremeyenler bekir pakdemirli'nin hizmet ettiği partiye  oy vermezse daha da adidir!.. Hatta 50 milyon dolar bulunamayıp da  Katar ordusuna devredilen tank palet fabrikası gerçeğinin yaşandığı , çiftçinin Ziraat Bankası'ndan ilgisiz sektörlere milyon dolar kredi verildiği ülkemde AKP'ye oy vermezsek adioğlu adiyiz!.. Çocuklarımız işsizlikten kırılırken, KPSS'yi kazandıkları halde AKP'den "hamili kart yakinimdir" kartı getiremedikleri için  evde sırt üstü yatarken, mülakat sınavlarında "reis"in 5 önemli özelliğini bilemediklerinden elenirken, al yanaklı tosuncukların  önce belediye özel kalemlerine atanıp sonra da sınavsız  devlet memuru yapıldığı ülkemde, bekir pakdemir'linin  sadakatle hizmet ettiği partisine oy vermezsek şerefsizin ta kendisi hatta en önde gideniyiz!..

***

Bu nefret dili artık can sıkıcı olmaktan da öteye geçti. Türkiye'yi terk edip de başka ülkelere göçenlere kızardım ama neredeyse hak verecek hale geliyorum. Tüy dikiyorlar tüy!.. Şu hale bakın; Kendi milletine en aşağılık hakaretler eden bakan efendi ertesi gün çıkıyor özür dilemiyor yeni bir tezgah projesini utanmadan sıkılmadan kamuoyuna ilan ediyor. Neymiş efendim?.. Tanzim satışı 5  büyük market zinciri ile yaygınlaştıracaklarmış..."Artık tanzim satış noktaları haricinde zincir mağazalarada mal tedarikini Tarım Kredi Kooperatifleri vasıtasıyla yapmaya başlıyacaklar"mış... Peki, daha önce aklınız neredeydi?.. Eğer, gerçek maksadınız, ekonomik krizi örtmek değil de pahallılığı dizginlemekse bu uygulamayı baştan yapmak çok mu zordu?.. Kazın ayağı öyle değil!.. Daha önceki bir yazımda, seçim tezgahı olarak hazırlanan tanzim satış projesinin hazineden yani senin benim paramla sübvanse edildiğini ve ayrılan kaynağın da kurumak üzere olduğunu kaleme almıştım. Konuyu yakından izleyen tüm uzmanlar da uygulamanın sürdürülebilir olmadığını, 31 Mart'tan sonra tanzim satışların kepenk kapatacağını haykırıyorlardı. Anlayacağınız, milletine "adi" diyen bakan bekir pakdemirli tanzim satışların kapatılmasına yönelik yumuşak geçiş formülünü açıkladı. Adi olmakla suçladığı milletini bir kez daha keriz konumuna sokuverdi!.. Tanzim satış oyununu sesini duyurabildiği ölçüde anlatmaya çalışan.

Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör, YENİÇAĞ'a tepkisini şöyle dile getirdi:
"Tanzim satışlar fiyaskoyla sonuçlanacak zaten söyledik bunu. Sürdürülebilirliği yok. 31 Mart'tan sonra tanzim satışlar biter, kalmaz. Marketlerden, manavlardan satış yapılacak. Büyük ihtimalle fiyatlar yükselecektir. Ekim alanları büyük ölçüde daralışta, üretici yeterli derecede desteklenmezse, üretici sebzeyi ekmezse, arz talep dengesine göre fiyatlar yükselecektir. Bakın Mart'ın sonuna gelindi. 30 gün sonra yeni patatesler çıkıyor. Bu patateslerin maliyeti 4 lira. Bir kilo patatesin maliyeti 4 lira. Üretici bunu ancak 4 buçuk liraya, 5 liraya satarsa kâr edebilir. Bu ithalat 2 lira ile olursa bunun çözülmesi mümkün değil. Yeni patates üreticilerine darbe vuruyorsunuz. 2 liraya dışarıdan 200 bin ton patates ithali izni verildi. Bunları getirteceksiniz, üreticinin elindeki patatesi zor duruma sokacaksınız. Satamayacaklar, düşük fiyata mahkum edeceksiniz. 4 liraya mal ettiğini 2 liraya, 2 buçuk liraya mı satsın? Bunun sürdürülebilirliği yok. Soğan da böyle. Tarım politikaları yok ortada maalesef. Bakandan bakana değişen politika izleniyor. Her gelen bakan daha önceki bakanın politikalarını beğenmeyip yeni bir politikaya geçiyor."

Hazır olun "adi"ler!..31 Mart'tan sonra aşırı pahallığının tek sorumlusu dış güçlerin piyonu marketler olacak!.. Hep beraber, "kahrol düşman market, al sana bomba!" yapacağız!..


Kaynak Yeniçağ: "Adi"lere market kuyruğu!.. - Ahmet TAKAN

‘FETÖ’ kazındıkça altından AKP çıkıyor

“Devletin genel politikası çerçevesinde yönetim kurulu kararı ve bağlı olunan bakanlığın uygun görüşü veya muvaffakatı ile alımların gerçekleştiğini” söylüyor İbrahim Şahin.
Ne için?
Yönetim kurulu başkanlığı yaptığı dönemde TRT’ye alınanların yüzde 84’ünün “FETÖ”cü olduğu ortaya çıktığı için.
Alican Uludağ’ın dün Cumhuriyet’te manşetten yayımlanan haberi ‘AKP-FETÖ’ ortaklığının en önemli delillerinden biridir.
Şahin, açıkça hükümeti ve TRT’nin bağlı olduğu dönemin başbakan yardımcılarını suçluyor: “Samanyolu grubundan gelenlerin FETÖ’cü olduğunubilmiyordum. Yayın politikaları hükümet, devlet, AK Parti yanlısı görüldüğünden bunların geçişine izin verildi.”
“Hükümet istedi biz de aldık” diyor açıkça.
Sadece TRT’de de değil cemaatin “kendilerine gösterilen olumlu yaklaşım ile” devletin hemen tüm kurumlarında kadrolaştıklarını anlatıyor.
Olumlu yaklaşımı gösteren kim? AKP...
Şahin, bu itirafları yapınca sonuç ne oluyor?
Dosya “takipsizlik” verilerek kapatılıyor. Dosya kapanıyor ama gerçekler kapanmıyor. Eski İstanbul Valisi ve eski Emniyet Müdürü ‘FETÖ’cü oldukları için tutuklanıyor. Eski Emniyet Müdürü Hüseyin ÇapkınMehmet Ağar’ın “kefilliğiyle” tahliye ediliyor, eski vali Hüseyin Avni Mutlu’nun tutukluluğu devam ediyor. Mahkemede tanık olarak ifade veren eski bir “itirafçı” emniyet müdürü ne diyor:
“İstanbul’da 120 emniyet müdürü vardı. Bunlardan 75-80’i cemaattendi. Türkiye genelinde ise bu oran rütbelilerde yüzde 70’in altına düşmez. Polismemurlarında ise yüzde 50’nin altında olacağını sanmıyorum.”
Mahkeme Başkanı Çapkın’a soruyor:

“Bu kadar çok FETÖ’cünün o dönem emniyette olmasını hiç fark etmediniz mi?”
Çapkın ne diyor:
“Bugünkü bilgilerin onda biri o gün bilinseydi, kesinlikle ifşa ederdik. Ancak o dönemde bunların FETÖ’cü oldukları bu şekliyle bilinmiyordu.”
Hükümetin atadığı vali ve emniyet müdürü “FETÖ”cü yapılanmayı biliyor anlayacağınız. Onlar yargılanıyor ama onları atayanlar ıslık çalmaya devam ediyor.
Adana’nın Ceyhan eski belediye başkanı da önceki gün “FETÖ”den tutuklandı. CHP’li filan değil AKP’li.
Usulsüzlük, eşini belediye başkan yardımcısı yaparak özel nüfuz kullanmak, imar uygulamalarında menfaate dayalı işler yapmak suçlamalarıyla AKP’den ihraç edilmişti Alemdar Öztürk. 15 Haziran’da da görevden alınmıştı.
Şimdi de üç belediye meclis üyesi, dört belediye çalışanı ve iki Ceyhan Ticaret Odası üyesiyle birlikte gözaltına alınıp “FETÖ’ye belediyeden kaynak aktardığı, finans sağladığı” gerekçesiyle tutuklandı. Şimdi anladınız mı “kökünü kazıyıncaya kadar” deyip durdukları cemaatle ortaklıklarının boyutunun ne olduğunu. Birini kazıyın altından diğeri çıkıyor. Mesele kimi hain ilan edip kimlerle aynı yolu yürüyeceklerine karar vermeleri. Yoksa “parselparsel satanları” da mahkeme karşısına çıkarmaları gerekmez miydi?
Sırf bu üç olay bile “FETÖ”nün devletin bütün kurumlarına nasıl “sızdığının” değil nasıl “yerleştirildiğinin” kanıtıdır. Ve bu iş öyle dosyaları kapatmakla ya da Yargıtay’ın “kaçınılmaz hata” demesiyle kapanmaz da, aklanmaz da.
Aradıkları suçlu için arada bir aynaya baksalar yeterli.



AYŞE YILDIRIM - Cumhuriyet com tr  - 21 Aralık 2017

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/890276/_FETO__kazindikca_altindan_AKP_cikiyor.html

TKP'nin 1930'lu Yıllardaki Altı Ok ve Atatürk Değerlendirmesi



Attila İlhan, Bilim ve Ütopya  dergisinin bayilerde bulunan Kasım 2016 sayısını görseydi, çok heyecanlanırdı. Hemen kaleme sarılırdı. Kemalist Devrim konusundaki Komintern belgelerini yayımladığımız zaman, en büyük ilgiyi o göstermişti. 1975’te Halkın Sesi’nde Kemalist Devrim dizisi çıkınca aramıştı. Arkadaşlığımız öyle başladı. 2005 yılı Ekim'inde aramızdan ayrılana kadar o belgeler üzerine o kadar çok yazdı ki, derlense kitap olur.


RUS ARŞİVLERİNDEN YENİ BELGELER

Mehmet Perinçek, Rusya arşivlerinden yeni belgeler buldu. Bu belgeler, Bilim ve Ütopya  dergisinin son sayısında yayımlandı. Belgeler, İkinci Dünya Savaşı öncesindeki yıllara ait. Başta  Şefik Hüsnü Değmer  ve  Reşat Fuat Baraner  olmak üzere TKP’nin o yıllardaki önderlerinin ve Moskova’daki temsilcilerinin kalemlerinden çıkmış olan rapor ve mektuplar ilk kez yayımlanıyor.


SOSYALİST DEVRİM DEĞİL DEMOKRATİK DEVRİM AŞAMASI

Belgelerde Kemalist Devrimin kazanımları ve başarılarına dikkat çekiliyor, millî kurtuluş savaşının devrimci geleneklerine sahip çıkılıyor ve Türkiye’nin Burjuva Demokratik Devrim aşamasında bulunduğu vurgulanıyor. Buna bağlı olarak burjuvazinin özellikle Alman emperyalizmine karşı konumlanan kesimleriyle ittifak savunuluyor. “Türk halkının çıkarları” için mücadele öne çıkarılıyor ve vatanını seven Türklerin bütün güçlerini birleştirme görevi konuyor. Türk komünistlerinin “kanları ve canlarıyla kendi vatanları olan Türkiye’nin has evlâtları” oldukları belirtiliyor. Savaş tehdidi göz önünde tutularak, Türk Ordusunun güçlendirilmesi gerektiği önemle saptanıyor:

“Her şekilde ordumuzu güçlendirmemiz lâzım. Bilincini geliştirmemiz, onu Türkiye’nin barışçıl ve özgür gelişimini hedef alan Türk halkının bütün düşmanlarına karşı barış ve bağımsızlık için uzlaşmaz ve fedakâr mücadele ruhuyla eğitmemiz lâzım.”

TKP önderleri, Türkiye’nin bağımsızlığının tehlikeye düşmesi durumunda, Ordunun ilk neferleri olacaklarını ilan ediyorlar.


PROGRAM: ALTI OK

TKP önderleri, Atatürk tarafından 1937 yılında Anayasanın başına alınan Altı Ok’u millî güçlerin ortak programı olarak saptıyorlar ve daha ileriye taşıyacaklarını belirtiyorlar. Bilindiği gibi  Hikmet Kıvılcımlı da 1954 yılında Vatan Partisi Programını Altı Ok üzerine inşa etmişti.





GÜNÜMÜZ İÇİN DERSLER

Yazılarda TKP’nin özeleştirileri de var. Özellikle millî devrimin kazanımlarının ve geleneklerinin önemini yeterince anlamadıkları için siyasette etkin konuma gelemedikleri üzerinde duruyorlar. Kemalist Devrimin başarılarının inkâr edilmesi yüzünden kitlelerle birleşemediklerini vurguluyorlar. Yönetimin yalnız olumsuz yönlerini gördükleri ve hükümeti yalnızca kötüledikleri için halktan koptuklarını belirtiyorlar.

Yayımlanan belgelerde bir hayli ders var. Özellikle Solculuğu her yapılan işe olumsuz tavır almak sananlar için.

Bugün Solculuğu millî olan her şeye düşmanlık olarak tanımlayanların özellikle okumalarını öneririz.

Solcu, olumsuz değil, olumludur.

Solculuk, yıkıcılık değil, yapıcılıktır.

Yapıcı olamayan, eskiyen sistemi yıkamaz. Çünkü yerine koyacağı bir şeyi yoktur.


ATTİLA İLHAN’A ÖZLEM

Attila İlhan, son zamanlarında Mehmet Perinçek’i “benim yaptığım işleri sen devam ettireceksin” diye şevklendirirdi. Bilim ve Ütopya’nın son sayısını O’nu anarak okudum.

Evet, çağımızın bütün devrimleri vatan savaşında oldu.

Millî olmayan bir Solculuk, halkıyla hiçbir coğrafyada birleşemedi. Vatansız Solculuk, devrim yapamadı, devrimci bile olamadı ve bütün tecrübelerinde karşıdevrimin hizmetine girdi.

Vatansız Solculuk, Çağımızda Gelişen ve Mazlum Ülkelerdeki bütün vatansız gruplar gibi emperyalizme hizmetten başka bir iş yapmamıştır ve bu nedenle Aşırı Sağcılığın bir kolu olmuştur.


DOĞU PERİNÇEK - AYDINLIK GAZETESİ


Asansör Paşası



Noel arefesi…
Lefkoşa.
Kumsal mahallesi.
Numara 2.
Tek katlı, bahçeli ev.
Saat 22 suları.
Hava ayaz.
Boğuk, tok vuruşlar yırtıyor geceyi aniden, trok trok trok…
Kalleş basıyor.

*

Mürüvvet hanım lambaları söndürüyor telaşla… Hakan kucağında, uyuyor. Bebe henüz, 10 aylık… Dalıyor çocukların odasına, öbür koluna Kutsi'yi alıyor, dört yaşında, “kalk Murat” diye sesleniyor bi yandan… Gözlerini ovuştura ovuştura kalkıyor Murat, güya en büyükleri o ama, altı yaşında… Eteğinin ucundan tutuyor anasının geceliğini… Dışardan adeta hüzün abajuru gibi sızan sokak lambasının cılız ışığında, hayalet misali, parmaklarının ucuna basa basa banyoya süzülüp, dördü birden küvete giriyor ve koyun koyuna sarılıyorlar, çıt çıkarmadan, duyulmasın diye nefes bile almadan.

*

Korkunç bekleyiş başlıyor.

*

Bir dakika.
İki dakika.
Üç dakika.
Saniyeler, asırlar gibi uzuyor.

*

Önce şangırtı duyuyorlar.
Pencere.
Kırılıyor.
Sonra ayak sesleri…
Salondalar.
Vahşi haykırışları geliyor.
Ve…
Tekmeyle açılıyor banyo kapısı.
Eokacı üç Rum.
Basıyorlar peşpeşe tetiğe.
Tarıyorlar.
33 el.

 

*



kktc-banyokatliam

(Bu “kanlı noel” gecesi, merhum gazeteci Ömer Sami Coşar tarafından tek kareyle ölümsüzleştirildi. Hafızalarımıza mıh gibi çakılan bu fotoğraf, kanlı noelde yaralanan, kasıklarından boğazına kadar alçıya alınan bir mücahidin sargı bezlerinin arasına saklanarak, Türkiye'ye ulaştırıldı. Bu tek kare fotoğraf, Kıbrıs'ta yaşanan insanlık suçlarını görmezden gelen dünyanın suratına tokat gibi çarptı, Barış Harekatı'na giden sürecin miladı oldu.)

*

Mürüvvet hanımı alnından vurmuşlardı. Yedi yerinden daha.
Murat'tan üç kurşun çıktı.
Kutsi'den iki.

*

Evin direği, baba, tabip binbaşıydı, o sırada evde değildi. Son üç günde 103 Türk köyü basılmıştı, yakılmıştı, ağır yaralılar vardı. Bu yüzden Gönyeli'ye gitmişti, insan kurtarmaya, göreve.

*

Bir babanın başına gelebilecek en büyük felaketi yaşayan bu tabip binbaşı, evlatlarının cenazelerini kendi elleriyle yıkadı. Minik bedenlerini, santim santim yokladı. Hakan'da kurşun izi bulamadı. Çünkü, 10 aylık bebecik… Vücudunu yavrularına siper etmeye çalışan annesinin altında kalmış, nefessizlikten boğularak can vermişti.

*

Sonra?
Rum taburu kurdular oraya.
Nizamiyesine şunu yazdılar:
“Cesursan, gel al!”

*

Mustafa Kemal Atatürk'ten sonra bu mübarek memlekete toprak kazandıran tek lider, Karaoğlan…
Türk taburu kurdurdu tam oraya.
Nizamiyesine de şunu yazdırdı:
“Cesurum, geldim aldım!”

*

Ve bugün öğreniyoruz ki… KKTC'nin kuruluş yıldönümü için resepsiyon vermişler, genelkurmay başkanı hulusi beyin korumaları, komutan binecek diyerek, 93 yaşındaki Rahşan Ecevit'in asansöre binmesini engellemeye çalışmışlar. Üstelik… Rahşan Ecevit, özel bölümde KKTC büyükelçisi ve başbakan yardımcısıyla birlikte oturan hulusi beyin masasına davet edilmemiş, başka masaya gönderilmiş.

*

Tabip binbaşının aile fotoğrafına bakarak yazıyorum.

*

Asansör paşası… 15 temmuzdan beri yaşananlarla yerin dibine girdiğin yetmiyor, bin o asansöre hangi seviyeye istersen oraya in.

YILMAZ ÖZDİL - SÖZCÜ COM .TR

Trump'ın Maaşı

Trump’ın başkan seçilmesinin şoku kolay kolay atlatılabileceğe benzemiyor. Mine Kırıkkanat, pazar günkü yazısında Paris’e adım atar atmaz takside yaşadığı Trump şokundan söz ediyor ve Mağriplilerin bu fanatik Müslüman karşıtına gösterdikleri olumlu yaklaşımdan duyduğu şaşkınlığı dile getiriyordu. Nilgün Cerrahoğlu alt sağ” faşizmini irdelediği yazısında kendilerine “alternatif sağ” diyenlerin özelliklerini sıralarken, göz dağı yöntemleri ve şiddet kültürünü birinci sıraya koyuyordu.
Yaşadıkça Trump’ın, bir kısmını “biz bu filmi daha önce başka yerde görmüştük” diyeceğimiz marifetlerine teker teker tanık olacağız.
Bunlardan biri de hiç kuşkunuz olmasın ki, popülizm olacak.
Nitekim ABD’nin çiçeği burnunda başkanı daha önce de belirttiği gibi, başkanlık maaşını almayacağını tekrarlamış.
ABD’de başkanlık maaşının yılda 400 bin dolar olduğu düşünülürse, ilk bakışta çıkışın epey fiyakalı olduğu söylenebilir.
Ama ABD Başkanlığı gibi önemli konumdaki birinin vereceği kararların kimi menfaat çevreleri üzerindeki muazzam etkisi göz önünde bulundurulduğunda, başkanlık maaşının bunun yanında devede kulak kalacağını görmek zor olmayacaktır.
Trump gibi serveti milyar dolarları bulan bir kişinin, başkanlık maaşından vazgeçmesi tamamen popülist bir gösteriden başka bir şey değildir.

***

Popülist çıkışlar, faşizan yönetimlerin, halktan yanaymışlar izlenimini yaratmak amacıyla çok sık başvurdukları yöntemlerdir. Bir ülkede, popülizmin başarısıyla, demokrasinin sağlamlığı ters orantılıdır. Yani, demokrasi ne kadar sağlamsa, popülizm o kadar az itibar görür, demokrasi ne kadar çürükse, popülizm o kadar başarılı olur.
Popülizmin en fazla kullandığı motiflerden biri de yöneticilerin ücretleri olmuştur.
Demokrasisi, şu andaki gibi komada olmadığı zamanlarda bile, yine de oldukça sorunlu olan Türkiye’de, milletvekili maaşları, her zaman basının ve kamuoyunun dikkatini fazla çeken bir konu olmuştur.
Seçilmişlerimizin, kendi ücret artışlarının gündeme geldiğindeki telaşları ve şık olmayan davranışlarının kamuoyunda yarattığı infiali bir dereceye kadar mazur gösterebileceği gerçeğini kabul etmekle birlikte, yine de yasama üyelerimizin aylıklarının, yüklendikleri misyonun önemi ve kaçınılmaz masrafları göz önünde bulundurulduğunda hiç de yüksek olmadığını, olaya biraz soğukkanlı ve akılcı yaklaşan herkesin kolayca görebileceğini belirtmek gerek.
Parlamentonun misyonunu layıkıyla yerine getirmemesi, devre dışı bırakılmayı edilgen bir biçimde kabul etmesi halinde doğacak olan zararların ve menfaat çevrelerinin nasiplenmelerinin yanında ücret düzeyi bütünüyle önemsiz bir konu olarak kalmaktadır.
Ama parlamentonun işlevini yerine getirmemesi karşısında ilgisiz kalanların, milletvekili maaşlarını nasıl eleştirdiklerini hep görüyoruz.
Bu da demokrasimizin azgelişmişlik göstergelerinden biridir.

***

Bizde, halktan yana olmak ile popülizmin birbirine karıştırılması sonucunu, milletvekili maaşlarının düşük olmasını istemek solculuk sayılırken, gelişmiş demokrasilerde durum, tersidir. Orada ücretlilerin emekçilerin temsilcisi konumunda olan sol, milletvekili maaşlarının yüksek olmasını savunur. Böylelikle siyaset, geliri yüksek olanların tekelinden kurtarılmış olur.
Siyasetçiye, onun bağımsızlığını sağlayacak, cüzdanı ile vicdanı arasında sıkışmasını önleyecek bir ücret, yarın öbür gün başkalarına muhtaç olmasını engelleyecek emeklilik geliri sağlarken cömert davranmakta yarar vardır.
Çünkü asıl önemli olan bir avuç milletvekilinin aldığı ücret değil, çıkar çevreleriyle olan ilişkisi ve sistemin kurumlarına sahip çıkmaktaki titizliğidir.
Trump’ın maaş almama gösterisine bu açıdan yaklaşıldığında, buram buram popülizm kokan ve başka gerçekleri örtmek isteyen bir oyun olduğunu görmemek mümkün değildir.

ALİ SİRMEN - CUMHURİYET COM TR

Şeref Defteri

Anıtkabir'in bir salonuna konulan altın yaldızlı bir defter devlet büyükleri, siyasal parti sözcüleri, yabancı devlet adamları tarafından imzalanır. Büyük günlerde, iktidardaki ve muhalefetteki politikacılarımız, bu deftere Atatürk'ün izinde olduklarını tekrarlayan cümleler yazarlar. Yönetici beylerimiz her 10 Kasım'da Atatürk'ün manevi huzuruna gelerek saygı duruşu yaparlar. Bunlar, Damat Feritler, Anzavurlar, Çerkez Ethemler, Saidi Nursiler, Derviş Vahdetilerdir. Atatürk'ün yıktığı ne kadar satılmış din sömürücüsü ve yabancı uşağı varsa, hepsi birer birer dirilip demokrasinin vazgeçilmez kişileri olmuşlardır.

Damat Feritler yaşamaktadır. Onlar, yabancı uşaklığının en aşağılık heykelleri olarak Türk siyasal hayatının içindedirler. Anzavurlar yaşamaktadır. Onlar, yabancı paraları ile beslenen irtica kuvvetlerinin kumandanlarıdır. Çerkez Ethemler yaşamaktadır. Onlar Türk halkına ihanetin canlı belgeleri olarak, demeç vermekte, radyolard konuşmakta ve televizyonlarda görünmektedirler. Saidi Nursiler, Derviş Vahdetiler yaşamaktadır. Onlar, hergün gazete sütunlarında 31 Mart hazırlıkları yapmaktadırlar.

Osmanlı Devleti'ni çökerten ve tarihin bataklıklarına sürükleyen nedenler bugün birer birer canlanmıştır. Devlet yine ipoteklidir. Yabancı sermaye yine sömürü ağlarını örmüştür. Türk halkını yabancıların vasiyetine sokmak isteyenler yine büyük koltuklardadır; irtica yine iktidar koltuklarına kadar uzanmıştır.

Bütün bu koşullar ortadayken, Atatürk'ün izinde olduğumuzu söyleyecek ve O'nun ilkelerine bağlılıktan söz edeceğiz! Bütün bu davranışları hangi yüce mahkemenin tutanağında, hangi tarih sayfasında ve utanmazlığın hangi sözlüğünde yer bulunur!?. Türk demokrasisinin tomurcukları, böylesine bir bataklığın içinde yeşermektedir...

Atatürk, tam bağımsız Türkiye için mi savaşmıştı? Bakınız şimdi bağımsızlığımız hangi yabancı şirketin hisse senetlerinde hangi Amerikan subayının apoletlerinde ve hangi devlet başkanının vesayetinde!..

Atatürk laiklik için mi çalıştı? Bakınız, laiklik şimdi kimlerin elinde!.. Cami minberinden iktidar sözcülüğü yapan imam, irtica gezilerine çıkmış müftü; din taciri milletvekili, şimdi iktidarınızın oy depoları!

Atatürk halkçılık mı demişti?.. Bakınız Türk halkının alın terini kimler sömürüyor!... Köy alıp satan ağalar, milyonlar vuran aracılar ve bu aracıların Başkent'teki temsilcileri!..
Atatürk milliyetçilik mi demişti?.. Bakınız, yabancı uşakları, ortaçağ kalıntısı ümmetçiler hep birlikte milliyetçiliğe sahip çıkıyorlar.

Bütün bunları söyleyenler yazanlarsa çevrelerinde her türlü baskıyla karşı karşıyalar. Subaysanız, memursanız, devrimci öğretmenseniz, öğrenciyseniz, üniversitede profesör, doçent ve asistansanız, çevrenizdeki bütün açık ve kapalı güçler sizlerle savaşmak için kutsal ittifaklar kurmuşlardır. Namussuzlar, bütün namuslu aydınlardan, işçiden ve köylüden, aydınlık düşüncelerin hesabını sormaya kalkıyorlar!..

Bugün 10 Kasım... Yine törenler düzenlenecek. Yine şeref defterine "Atatürk izindeyiz" diye yazılacak. Atatürk'ün manevi huzurunda saygı duruşunda bulunanlar bilsinler ki, bu defter, ancak halkımızın davasına inanmış, tam bağımsızlıktan yana devrimcilerin imzaları ile şereflenir. Türkiye'yi, yeniden bir uçuruma sürüklemiş olan politikacıların imzaları Atatürk'ün şeref defterini kirletmektedir...

Kaynak : Uğur MUMCU - Devrim, 10 Kasım 1970 ( Uyan Gazi Kemal! )

Doktor tivıtıra sorular!..



Doktor tivıtır diyor ki;

"Malum ve meşum bir sorunun demokratik yollardan çözülmesi çağrısında bulundum."

Soru; Bu yol, villadan mı geçiyor?..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Türkiye sıkıntıda sürükleniyor, selin önünü alalım, gerekirse baraj yapalım diyorum."

Soru; Barajın plan ve projesini niye o özel villada yapıyorsunuz?..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Devlet düğümlendi, sistem tıkandı, rejim krize gidiyor uyarısında bulunuyorum."

Soru; E!.. Tamam haklısınız da... Sık sık geceleri Gölbaşı'ndaki o özel villaya neden gidiyorsunuz?.. Orası hastane mi? Ameliyathane mi?.. Devlet meselelerinin görüşüleceği yer o özel villa mı?.. Demokratik platformların suyu mu çıktı?..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Fiilî dayatma var, bu imhanın finali olabilir."

Soru; O villaya gece görüşmelerine katılma konusunda dayatma mı yoksa diyetini öde baskısı mı var?..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Ülkenin nefes darlığı çektiğini, Türk devletinin hukukla yollarını çatallaştırdığını seslendiriyorum, ne gezer sanki duvara konuşuyorum."

Soru; O özel villadaki ağaç ve çiçekler mi nefes darlığımızı açacak?.. Villanın duvarları dile gelirse konuşursa..?

Doktor tivıtır diyor ki;

"Geleceği düşünelim, nesilleri güvenceye alalım, uzlaşıp konuşalım, gerekirse millete gidelim diyorum, burun kıvırıyorlar, sırt dönüyorlar."

Soru; Uzlaşacağınız yerlerin ilk sırasında niye o özel villa var?.. Niye o çok özel kişi var?.. Kendi tabanınızın sesini dinleyip onların vasıtasıyla niye millete gitmeyi hiç düşünmüyorsunuz?.. Size, villadakinin sesi, çilekeş vefakar tabanınızın sesinden daha mı hoş geliyor?.. O villaya giderken siz kime sırtınızı dönmüş oluyorsunuz?..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Ağır kazan geç kaynarmış, bizim ne dediğimizi anlamamakta diretenlerin kafalarında bir sorun yoksa, niyetlerinde bir bulanıklık var demektir."

Soru; Vallahi, tam yerinde tıbbi bir teşhis!.. Kazan gerçekten kaynıyor. Ne dediğimizi biz de anlatamadık diretenler yüzünden. O villada kurulan soğutma kazanları bakalım işe yarayacak mı?.. Ateş düştüğü yeri çoktan yaktı da!..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Tam bir ittifak, tam bir ittihat, tam bir tesanüt ve tazimle meselelerimizin kilidini açalım."

Soru; O özel villanın kilidini size kim, niye verdi?..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Türkiye'nin kuyusunu kazanları kazıyıp atalım. Yiğit düştüğü yerden kalkar. Kahraman kaldığı noktadan yeniden başlar. Türkiye'nin varlığı için kalkalım ve başlayalım."

Cevap ve soru; Sonuna kadar eyvallah. Bu uğurda pilavdan dönenin değil kaşığı kafası kırılsın. Ancaak!.. O çok özel gece yarıları yapılan o özel villa görüşmeleri bir açığa çıksın. Kaldığımız nokta Gölbaşı'ndaki villa mı?.. Tivıtırdan gaz verme operasyonlarını yemiyoruz artık!..

Yardımcı doktor da diyor ki;

"Rejim hasta ve yaralı. Sistem krizde."

Soru; Doktora neden hiç sormuyorsunuz bunun başka bir tedavi yolu yok mu diye?.. Neden hatırlatmıyorsunuz; siz uzman doktor olarak başkanlık sistemine kanser teşhisi koymuştunuz bir zamanlar diye?.. O villada yoksa İngiltere'de yeni keşfedilen bir tedavi türünü mü öğrendiniz diye?..

Yardımcı doktor da diyor ki;

"Millet isterse bu iş biter."

Soru; Var mı doktora söyleme cesaretiniz; önce tabanın bir nabzını tutalım, tansiyonunu ölçelim, koyalım sandığı onların önüne diye?..

Doktor tivıtır diyor ki;

"Kara tahta başına geçip tek tek izah edeceğim."

Cevap; Akıllı tahtayı tercih ediniz!.. Projeyi, Gölbaşı'nda görüştüğünüz o zat, okullarda yaygınlaştırdı. Zaten tebeşir tozuna da alerjimiz var. Aman dikkat edin!.. Bize izah etmeniz için hazırladıkları flaş belleklerdeki programlara virüs bulaştırmamız büyük ihtimal. Sisteminizi çökertiriz. Biz hâlâ orijinal fabrika ayarlarında çalışıyoruz da!..

Not; Doktor tivıtır anlattı; meraklı bir vatandaş olarak ben de sorular sordum. Aman ha!.. Yazdıklarımdan dolayı, kimse gereksiz alınganlıklar göstermesin!..

Kaynak: AHMET TAKAN  - YENİÇAĞ

Cumhuriyet psikolojisi ve Altemur Kılıç..



2001 yılının Mart ayı sonlarında, bir hafta kadar izin kullanmıştım. Tam yazıya başlayacağım günün sabahı Altemur Kılıç, telefonla aradı ve "Arslan neredesin, asıl bugünlerde memlekete lâzımsın, niye yazmıyorsun?" diye sordu.

Altemur ağabey, zaman zaman aramızda ciddi görüş farklılıkları olsa da sesimin daha gür çıkmasını isterdi ama "asıl bugün memlekete lâzımsın" sözleri, bana Cemal Gürsel ile ilgili bir olayı hatırlatmıştı.

Gürsel, nezle olmuş ama Ankara'da basın toplantısı yapmış... "Tam memleketin bana ihtiyacı varken nezle oldum" diye garip bir ifade kullanmış. Ertesi gün haber, bu başlıkla Yeni İstanbul gazetesinde manşet olmuş... Haberi tekzip edememiş ama gazeteyi birkaç günlüğüne kapattırmış.

Altemur Kılıç, uzun süredir uyku halindeydi. Dolayısıyla kendisiyle görüşüp, "Altemur ağabey, neredesin, asıl bugün memlekete lâzımsın niye yazmıyorsun" deme şansım olmadı.

Fakat babası Kılıç Ali, memlekete lâzım olduğu zaman hayatını ortaya koyanlardan biriydi. Dolayısıyla Altemur Kılıç da memleketin iyiye gitmediğini gördüğü için, gözleri görmese de elleri tutmasa da, hafızası yerindeyken yazmaya devam etti. Bir insan, ölümle pençeleşirken, neden gazetede yazmak ister? Bunun sebebi, babasından kendisine kalan genetik bir vazife duygusuydu herhalde..

***

Biz Altemur ağabey ile iki konuda karşı karşıya kaldık. Birisi 1991 yılında Çekiç Güç'ün Türkiye'ye yerleşmesi idi, diğeri de 2003'teki 1 Mart tezkeresi.. İki konu da Türkiye'nin geleceğiyle ilgiliydi. Nitekim Çekiç, Güç Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurdu. 1 Mart tezkeresi öncesinde Altemur ağabey, tezkereci bir generali eleştirdiğim yazıma, yine Yeniçağ sütunlarında "Milliyetçi gerçekçilik" yazısıyla cevap vermişti. Kılıç, "Ben kişisel olarak Türkiye'nin öz çıkarlarının korunması hususunda Arslan Bulut ve diğer yazar arkadaşlarımızla tam mutabakat halindeyim. Ancak bir noktadan sonra, kendi öz çıkarlarımızın tarafsız kalmakla korunamayacağına inanıyorum. Şimdi mesele hangi tarafta yer alırsak veya bitaraf kalırsak tehditleri ve tehlikeleri etkili olarak karşılayacağımızın düşünülmesi... Milliyetçi duyarlılıklarımızı korumalıyız ama gerçekçi de olmalıyız" demişti.

Altemur Kılıç, "Kılıç'tan Kılıç'a" adlı kitabında ise Özal'ın kendisine "Bir Türk-Kürt federasyonu güzel olabilir" dediğini yazmıştı. Bugün Türkiye'nin başındaki PKK terörü ile ulaşılmak istenen ara hedef buydu. Fakat ben buna da karşı çıkıyor ve "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayalım. Yani Kerkük-Musul'u alacağız derken Diyarbakır'dan olmayalım" diyordum.

Kılıç, bu olaylardan yıllar sonra her iki konuda da haklı çıktığımı söylemişti. Öyle ki artık yazmadığım zaman sitem ediyordu..

***

2008 yılında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir yazısında kendisine "pervasız kabadayı" dediği için, o zaman 84 yaşında olan Altemur Kılıç'a dava açmıştı. Mahkemenin mahkûmiyet kararını Yargıtay bozmuş ve "pervasız kabadayı" demenin suç olmadığına karar vermişti. Yerel mahkeme de bu karara uymuştu. Fakat sonuçta Tayyip Bey'in avukatı, Altemur Kılıç'ın vekâletnamesinde eksiklik olduğu gerekçesiyle kararın onun adına temyiz edilmediğini belirterek kendisini mahkûm ettirmişti. 20 bin liradan fazla bir tazminat için Altemur Kılıç'ın hesaplarına haciz konulmuştu..

Tayyip Bey'in pervasızlığı bugün de devam ediyor. Üstelik bu pervasızlık içerde kalsa neyse de uluslararası ilişkilerde kabadayılık sökmez!

Altemur ağabey, Tayyip Erdoğan'ın "1923 psikolojisi"nin yerine, Devlet Bahçeli'nin desteğiyle "15 Temmuz psikolojisi"ni koymak istediğinden haberdar olamadı. Çünkü durumu uzun süredir ağırdı. Fakat hepimiz biliyoruz ki Cumhuriyet psikolojisini gözlerini kapatana kadar savundu. Allah rahmet eylesin.

Kaynak:  Arslan BULUT- YENİÇAĞ


CHP ve MHP, BU GİDİŞE SEYİRCİ MİDİR?

TBMM'de 12 Ağustos günü AKP Genel Sekteterinin açıklamasını köşesine taşıyan Arslan Bulut " Şimdi FETÖ'nün darbe girişimi sonrasında, Ali Şükrü Bey olayının gündeme getirilmesi, Atatürk ve devletin kuruluş felsefesi olan Türk Milliyetçiliği ile hesaplaşmanın başlama vuruşu değil midir? CHP ve MHP, bu gidişe seyirci midir? " diye yazdı.

İşte Bulut yazısının tamamı

Arslan BULUT- Hesaplaşmanın başlama vuruşu!


12 Ağustos günü akşama doğru... AKP Genel Sekreteri ve Gaziantep Milletvekili Abdülhamit Gül, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Aydın Milletvekili Bülent Tezcan ve MHP Afyonkarahisar Milletvekili Mehmet Parsak, "mini anayasa değişikliği paketi" çalışmaları kapsamında, 15 Temmuz FETÖ'nün darbe girişiminde bombalanan TBMM'nin şeref holünde basın açıklaması yaptı...

Abdülhamit Gül, "Gazi Meclis'in Mustafa Kemal'in, Mehmet Akif Ersoy'un, Diyap Ağa'nın, Ali Şükrü Bey'in ve Hüseyin Avni Ulaş'ın açtığı yol"dan bahsetti!

CHP'li Tezcan ve MHP'li Parsak, sakince dinlediler...

Tezcan, konuşmasında bir tepki vermedi! Parsak ise konuşmasının sonunda, "Farklı siyasi projelere alt yapı çalışması mahiyetindeki girişimlerin, tekliflerin, önerilerin 'bugün için' doğru olmadığını, zamanlı olmadığını" söyledi...

***

Üç parti arasında uzlaşmanın söz konusu olduğu bir basın açıklamasında, Mustafa Kemal, Mehmet Akif Ersoy ve Diyap Ağa ile birlikte Ali Şükrü Bey ve Hüseyin Avni Ulaş'ın adları aynı cümlede niçin gündeme getiriliyor? Bu mantığa göre kim kimi temsil ediyor?

Ali Şükrü Bey, Lozan Anlaşması'nın Meclis'te görüşüldüğü günlerde, Kerkük-Musul'un kaybedilmesine sert tepki gösterdikten sonra ortadan kaybolmuştu. Cesedi, birkaç gün sonra bir tarlada toprağa gömülü olarak bulunmuştu. Olaydan sorumlu tutulan Topal Osman çatışmada öldürülmüş ve cesedi Meclis'in önüne asılmıştı!

Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey ve Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş Bey, Meclis'te "ikinci grup" denilen muhaliflerin önde gelen sözcüleriydi.

Cumhuriyet'in ilk yıllarıyla, daha doğrusu Atatürk ile hesaplaşmak isteyenler, zaman zaman bu olayı gündeme getirir!

***

Abdülhamit Gül'ün yaktığı işaret fişeği beş gün sonra, 17 Temmuz Pazar gecesi, Trabzon'daki darbe girişimi protestosunu da aydınlattı! Toplantıda, Tayyip Erdoğan'ın dünürü Sadık Albayrak da konuştu ve "Toplumun Trabzonlu Ali Şükrü Bey'in yolundan gideceğini ve darbecilere karşı duracağını" anlattı!

Trabzon Büyükşehir Belediyesi, bir yıl önce Prof. Dr. Necmettin Alkan ve Doç. Dr. Uğur Üçüncü'nün yazdığı, Ali Şükrü Bey kitabına sponsorluk yapmıştı. 6 bin adet basılan kitap bedava dağıtılmıştı. Yine kitabın yazarları Trabzon ve ilçelerinde düzenlenen panel ve imza günlerinde konuşmalar yapmıştı.

2012 yılında da Ali Şükrü Bey'in Boztepe mevkiindeki mezarı başında düzenlenen anma töreninde Özgür-Der Genel Başkan Yardımcısı Kenan Alpay, "Ali Şükrü Bey, tek adama dayalı laik, Kemalist ve Türkçü bir sistem kurmak isteyen 'Ulu Şef' tarafından cezalandırılmak istenmiştir" diyerek ve "Dersim katliamı"ndan bahsederek doğrudan Atatürk'ü suçlamıştı.

***

Asıl işaret fişeğini yakan kimdi dersiniz?

Başbakan Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2013'te, Trabzon'da, "Gençler sizlerden rica ediyorum, gidin Trabzonlu Ali Şükrü Bey'in hayatını okuyun. On yıllar boyunca bu millete dayatılan kelimelerin, kavramların, yaşam tarzlarının ne kadar suni, ne kadar yapay, ne kadar yeni, ne kadar anlamsız olduğunu göreceksiniz" demişti.

Erdoğan, 23 Mart 2014 tarihinde de Trabzon mitinginde uzun uzun Ali Şükrü Bey'i anlatmış ve "Kardeşlerim, katiller Ali Şükrü Bey'e suikast düzenlerken, aslında Meclis'teki her vekile korku salıyor, eğer doğru durmazsanız, 'ayağınızı denk almazsanız sonunuz Ali Şükrü Bey gibi olur' diyorlardı. Kardeşlerim, merhum Trabzonlu Ali Şükrü ve merhum Başbakanımız Adnan Menderes'e yapılmak istenen neyse, işte bugün bize de yapılmak istenen aynı..." demişti.

Şimdi FETÖ'nün darbe girişimi sonrasında, Ali Şükrü Bey olayının gündeme getirilmesi, Atatürk ve devletin kuruluş felsefesi olan Türk Milliyetçiliği ile hesaplaşmanın başlama vuruşu değil midir? CHP ve MHP, bu gidişe seyirci midir?

Kaynak: YENİÇAĞ

 

TÜRKİYE, ABD VE İNGİLTERE POLİTİKALARINI UYGULAMAKTAN VAZGEÇMEZSE PARÇALANACAKTIR!

" Türkiye, Orta Doğu denilen bölgede, ABD ve İngiltere politikalarını uygulamaktan bir an önce vazgeçmezse parçalanacaktır! O halde başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP’nin ideologları, ABD ve İngiltere’nin İslam dünyasını birbirine düşürmek için kurduğu veya desteklediği örgütlere sempati ile bakmaktan vazgeçmelidir. "

Yeniçağ gazetesi yazarı Arslan Bulut bugün yayınlanan yazısında İŞİD ve İHVAN'ın kimler tarafından kurulduğunu yazdı. Bulut yazısında Türkiye, Orta Doğu denilen bölgede, ABD ve İngiltere politikalarını uygulamaktan bir an önce vazgeçmezse parçalanacaktır diye yazdı.

İşte Arslan Bulut'un yazısının tamamı....

Arslan BULUT - IŞİD ve İhvan kimin terör örgütüymüş?


Biz IŞİD'in tıpkı El Kaide hatta Taliban gibi ABD yapımı bir örgüt olduğunu, dolayısıyla bu ülkenin IŞİD ile mücadeleyi bahana göstererek, Suriye'yi adım adım PYD'ye teslim ettiğini, Türkiye'nin bu kadar açık bir tuzağa düşmesinin gafletle açıklanamayacağını söyledikçe basında birileri hemen rol üstlenip, "Bunlar komplo teorisidir. IŞİD, bölgedeki İslâm anlayışının ürettiği bir örgüttür. Yönetenler arasında Saddam'ın askerleri de var. Parayı Suudi Arabistan veriyor" diye karşı görüş belirtiyordu. Aslında ilk cümle hariç söyledikleri doğruydu. El Kaide'nin de Taliban'ın da parasını Suudi Arabistan vermişti ama planlama ve organizasyonu yapan ABD, İngiltere ve İsrail istihbarat servisleri idi. Oyunu sahneye koyanlar ise Suudi Arabistan, Pakistan, Ürdün, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler idi. IŞİD militanlarının geçiş yolu olarak Türkiye'yi de kullandığını herhalde kimse inkâr edemez. Suriye rejimine karşı savaşan teröristlere kimin lojistik destek verdiği de bellidir.

***

Bunları niçin hatırlattım? ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayı Donald Trump, ABD Başkanı Obama'yı terör örgütü "IŞİD'in kurucusu" olmakla suçladı da ondan!

Trump, Demokrat Parti'nin başkan adayı Hillary Clinton'ın da terör örgütünün kurucu ortaklarından olduğunu iddia etti.

Beyaz Saray, Trump'ın iddiaları hakkında yorumda bulunmayı reddetti.

Şimdi Trump da komplo teorisi mi üretiyor? "Seçim yarışında rakiplerini karalıyor" denilebilir ama ABD'de böyle ağır bir iddiada bulunmanın faturası vardır. Hemen ödetirler. Sağlam bir dayanak olmadan kimse böyle bir iddiayı seslendiremez!

***

Bir diğer konu da Mısır'daki "İhvanı Müslimin" meselesi! Biz bu örgütü İngiltere'nin kurduğunu defalarca hatırlattık ama başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP medyasında kendisini destekleyenler "Müslüman Kardeşler Enternasyonali" fikrini savundu. Rabia işareti de bu ideolojinin simgesi olarak bizzat Tayyip Bey tarafından kullanıldı. Oysa bu milletlerüstü yapılanma kurulmuş olsaydı, başına İngiltere'ye bağlı bir halife geçirilir, "Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk" yeniden kurulmuş olurdu. Müslüman Kardeşler örgütü, İngiltere'nin 20'nci yüzyıl başında geliştirdiği ve hiç vazgeçmediği, "Asya'yı dörtlü konfederasyonla ve ılımlı bir halife şemsiyesinde yönetmek" projesinin gereği olarak kurulmuştu!

***

Mısır'da İhvancılar bir Amerikan darbesi ile indirildi. İhvan örgütü de terörist ilan edildi.

İngiltere ise İhvan'ı terör örgütü listesine almadığı gibi mensuplarına da siyasi sığınma hakkı verdi!

Yıllar önce defalarca duyurduğumuz gibi ABD'de uzun yıllar başkan aday adayı olan LaRouche, 21 Haziran 2001 tarihinde, ABD'nin devlet sekreteri Madeleine Albright'a sunduğu memorandumda, "Terörizmin sponsorluğunu yapan ülkeler listesine İngiltere'nin de konulması gerekir" başlığını kullanmış ve Usame Bin Ladin'in 1996 yılının Temmuz ayında Londra'da bulunduğunu, tedavi gördüğünü, BBC ve The Independent gazetesine sık sık demeç verdiğini hatırlatmıştı.

LaRouche, Mısır'ın Müslüman Kardeşler ve El Cihad, Filistin'in Hamas, Cezayir'in İslam Ordusu, Türkiye'nin PKK'sı ve Sri Lanka'nın Tamil örgütlerinin Londra'da merkezleri bulunduğunu belirtmiş ve ABD tarafından listesi çıkarılan 30 örgütten 16'sına İngiltere'nin askeri eğitim veya lojistik destek verdiğini bildirmişti.

İngiltere, bu açıklamalara hiçbir cevap vermedi ama örgütlerin bürolarını da kapatmadı!

***

Türkiye, Orta Doğu denilen bölgede, ABD ve İngiltere politikalarını uygulamaktan bir an önce vazgeçmezse parçalanacaktır!

O halde başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP'nin ideologları, ABD ve İngiltere'nin İslam dünyasını birbirine düşürmek için kurduğu veya desteklediği örgütlere sempati ile bakmaktan vazgeçmelidir.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

RTE aralanan yeni kapıdan nereye bakıyor, demokrasiye mi, fırsatçılığa mı?

Dün koca bir Cumhuriyet çınarı eğitimci hocam, bizi aldatıp duruyorsun diye sataştı, hem gazetecilik üzerine hem darbe ve Kemalistler üzerine yazacağım yarın diye anons ediyorsun, sonra ise biri var biri yok...
Zor bir durum, sanki bu iki Önemli konunun bir makaleye sığmayacağını bilmiyor muyum... Üstelik kalemi gevezeleşmiş biri olarak!
İşte şimdi ordudaki darbe girişimine “Fethullahçılardan başka katılımlar” da olduğuna ilişkin yaygınlaştırılmak istenen görüşlere değineceğim.
Onlara göre, darbe girişiminde evet Fetocular var, ama sadece onlar değil, çeşitli kesimler... Belki de Kemalist sayılacak subaylar.
Yani söylenmek istenen, geniş bir koalisyonun imzası var girişimde...


Darbe planlamada kim var?
Öyle düşünmüyorum. Daha doğrusu bunu destekleyecek ciddi veri yok elimizde. Bazı istisnalar, mesela bir veya birkaç kişi sürüklenerek katılmış olabilir. Ama bu tiplerin varlığı, darbenin geniş bir koalisyona dayandığının kanıtı değil. İstisnai durumların genellemede etkisi sıfırdır.
Bir “koalisyon” girişimi olması için, merkezi planlamada ortaklığı gerektirir. Oysa tüm veriler, olayın Fethullahçı örgüt tarafından planlanıp harekete geçildiğini gösteriyor.


Haydii darbe var, katılalım!
Olayın dışında bir subayın, vayy darbe mi oluyor, nerede hareket orada bereket diyerek kuyruğa takılacağını kabul mu edeceğiz?
Şüphesiz ki ordu içinde ülkenin gidişinden hoşnut olmayan kitleler vardır. Fakat “gizli örgüt”ün bunlara daha önceden haber verip katılımlarını sağlaması, yani darbeyi “faş etmeleri” gerekir. Kendi bazı adamlarına bile en çok “bir gün” önce haber verildiği bir gizlilikten bahsediyoruz!..
Ne yani darbe yapıyoruz diye mahallede davul mu çalacaklar!
Boş verin şu geniş koalisyon masalına.
Gelelim şu Kemalistler de vardı uydurukluğuna...


‘Kemalistler’ neden katılsın ki!
Kişilerle uğraşmıyorum, biliyorsunuz. Siyasal analiz yapıyoruz.
Şu aşamada ciddi ve büyük bir dış desteği olmayan hiçbir hiyerarşik darbe başarıya ulaşamaz. Bunu çok yazıp çizdim. Kaldı ki, gerekli dış desteğe sahip hiyerarşik olmayan bir girişim de başarısız oldu.
Peki, Kemalistler de girişime katılmış olamaz mı? Bu komik soruya sadece şu soruyla yanıt veririm: Fethullahçıların darbesine mi?
Veya Amerika’nın 2003’te başlarına çuval geçirip derdest ettiği, 2007’den itibaren de yiyip parçalamaları için ikili iktidar kurtlarının önüne attığı “Kemalist yapı” mı darbe yapacak?
Peki, ama niçin? Amacı ne olabilir “Kemalist yapı”nın bu darbede?


‘Kemalist yapı’ var mı?
Önce soru: Ordu içinde bir “Kemalist yapı” var mı?
Kemalist ordu lafını bir kenara bıraksanız iyi olur. Yarısından fazlası Fethullahçıların eline geçmiş bir ordu... Önemli bir kesimi de tarafsızlaşan...
Varsa bile iyice zayıflamış olarak vardır. Çekirdek.
Peki, bunlar olayı tam da anlatmıyor diyecekseniz, o halde siyasi analizimi yineliyorum:
Bütüncül bir Kemalist yapı varsaymak koşuluyla, bu yapı için en önemli şey nedir şu yaşadığımız günlerde?

‘Kemalist yapı’ - RTE ittifakı
Evet bildiniz... Ülkenin üniter birliğinin korunması ve buna en büyük tehdit PKK ile savaş.
Bunu RT Erdoğan yapıyor. Bir yıldır en büyük ittifakı yaşıyoruz “Kemalist yapı/ordu” ile RTE arasında! Bu yapının “demokratik ülke” gibi sorunları entelektüel uğraş gördüğüne eminim. Asker için her zaman bir öncelikler sıralaması vardır. Bugüne kadar da askerin öncelikleri arasında demokrasi gibi bir konu da olmamıştır (27 Mayıs dışında).
ABD ile “Kemalist yapı” arasında tam bir uyumsuzluk var. Zaten ABD, bir darbe girişimi için artık “Fetocu yapı”ya oynadı!
Yani “Kemalistler” üzerinden darbe tarifine kalkışanlar, birkaç kilometre açığa düşer.


***

Geçenlerde sormuştum: RTE aralanan yeni kapıdan nereye bakıyor, demokrasiye mi, fırsatçılığa mı?
Cumhurbaşkanı’nın ordunun yapısı üzerinde kararları, Beştepe’nin fiili başkanlığını güçlendiriyor. Genelkurmay bir vitrin süsüne dönüştü, hiyerarşik yapı parçalandı, RTE veya başbakan doğrudan kuvvet komutanlarına veya herhangi bir kademeye, derhal gerçekleştirmesi için emir verebilecek.
Dünyada görülmemiş bir yapı oluştu.


ORHAN BURSALI - 2 AĞUSTOS 2016 / CUMHURİYET

12 CAN GİTTİ!..

12 Can Gitti!.. Şırnak... Mardin... Diyarbakır... Bölücü teröristler öyle kudurdu ki, bir günde 5'i asker ve polis, 7'si sivil tam 12 can gitti... Tam 76 da yaralı var...

Şırnak; Bölücü teröristler dün sabah Habur’daki üs bölgesine asker taşıyan araca patlayıcı tuzağı ile saldırdı. Bu saldırıda 4 askerimiz şehit oldu, 9 askerimiz yaralandı. Teröristler yardıma giden askerlerimizi de roketatar ve uzun namlulu silahlarla ikinci bir saldırı düzenledi.

İşte Şırnak şehitlerimiz:

Şehit Er Tayfur Çankaya'nın ateşi Afyonkarahisar'a düştü. 20 yaşındaydı. Babası Ömer Çankaya, "Kuzum, daha küçüktü o" diye ağladı.

Şehit Uzman Erbaş Ahmet Hilmi Yiğit 24 yaşındaydı. Ateşi Isparta'daki baba ocağına düştü.

Şehit Piyade Er Bayram Kavcı 21 yaşındaydı. Ateşi Ankara Keçiören’e düştü. 7 çocuklu ailenin tek erkek evladıydı.

Şehit er Ahmet Suna’nın terhisine 2.5 ay kalmıştı. Ateşi Kahramanmaraş Türkoğlu'na düştü.

Teröristler dün akşam saatlerinde ise Mardin ve Diyarbakır'da bombalı saldırı düzenledi.

Mardin Kızılepe'de önceden tuzaklanan patlayıcı, polis aracının geçişi sırasında infilak ettirildi. Bu saldırıda 1 polisimiz şehit oldu, 2 sivil hayatını kaybetti. Tam 54 kişi de yaralandı.

Aynı saatlerde Diyarbakır Sur'dan patlama haberi geldi. Ongözlü Köprüsü yakınlarındaki patlamada aralarında kadın ve çocukların da olduğu 5 vatandaşımız hayatını kaybetti. 5’i polis olmak üzere 13 kişi de yaralandı.

Şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum.

Rabbim bu milletin yar ve yardımcısı olsun.


12 Can Gitti!..

Şırnak... Mardin... Diyarbakır... Bölücü teröristler öyle kudurdu ki, bir günde 5'i asker ve polis, 7'...

Müyesser Yıldız paylaştı: 10 Ağustos 2016 Çarşamba


MÜYESSER YILDIZ / https://www.facebook.com/MuyesserYildiz/

AKP İÇİNDE 8 FETÖ'CÜ VEKİL VAR

" AKP içinde Tayyip Erdoğan tarafından tespit edilen 8 FETÖ'cü milletvekili ve 20'ye yakın FETÖ terör örgütü sempatizanı Milletvekili var. " Yeniçağ gazetesi Ahmet Takan'ın bugün köşesinde Saray içinde yer alan kaynağına dayandırdığı haberde AKP içerisinde 8 FETÖ terör örgütü mensubu olduğunu yazdı.

15 Temmuz FETÖ Terör örgütü darbe girişimi sonrası FETÖ örgütü mensuplarına yönelik süren operasyonların bir benzerinin de yakın zaman da AKP içerisinde olabileceğini yazan Ahmet Takan saray kaynagına dayandırdıgı bilgide 8 AKP'li vekilin FETO mensubu olduğunu 20'ye yakın AKP'li vekilin ise FETÖ örgütünün sempatizanı oldugunu yazdı.

Ahmet Takan'ın "Eniştem" değilmiş!.. başlıklı yazısını aşağıdan okuyabilirsiniz...

Ahmet TAKAN - " Eniştem" değilmiş!..


Saray kaynağımızla, AKP'de "FETÖ temizliği" ile ilgili de sohbet ettik. Verdiği bilgilere göre, Erdoğan tarafından AKP içinde tespit edilen "FETÖ"mebus sayısı 8, sempatizan milletvekili sayısı 20'ye yakın. "8 milletvekili kesin olarak ya istifa ettirilecek ya da ihraç" diyor. Halihazırdaki kabine içinde de "FETÖ"cülerden bahsediyor. Onlar hakkında özel saray toplantılarında Erdoğan'ın kullandığı ileri sürülen ifadeler çok sert ve ağır. Erdoğan'ın AKP'yi çatırdatmadan bir yöntem izleyeceğini dile getiriyor. Seçim ne zaman diye sorduğumda ise "Reis 2019'a kadar devam diyor" diye ekliyor.





Hain darbe girişiminin karanlıkta kalan/bırakılan pek çok noktası var. Alçaklığın organizasyon yapısı ve isimlendirmeleri ile ilgili net bir fotoğraf yok. Çok sayıda tutuklama var ama kim/kimler neyin neresindeydi?.. Hâlâ kafa karışıklıkları giderilemedi.

Fakat!.. Darbe girişiminin yaşandığı korkunç 5 Temmuz  gecesi ile ilgili büyük bir boşluk -seslerini çıkaramasa da- kitlelerin kafasını kurcalamaya devam ediyor. R. Erdoğan'ın Marmaris'te darbe girişimini öğrendiği saat itibarıyla televizyonlardan canlı yayınlarında halka "sokağa inin" çağrısı yapmasına kadar geçen süre. O, on yıllara eş değer süre. Darbe girişiminin MİT tarafından haber alındığı an itibarı ile Yenimahalle-Genelkurmay Başkanlığı arasında geçen yoğun trafik. Genelkurmay Başkanlığı'nın MİT bilgilendirmelerine rağmen yaptığı açıklamalardaki çelişkiler... Gelen rahatsızlık uyarıları üzerine Genelkurmay'ın o gecenin gündüzü ile ilgili açıklamaları bıçak gibi kesmesi.

R. Erdoğan'ın "eniştemden haber aldım" diyerek darbe girişiminden saat kaçta haberi olduğuna ilişkin çeşitli özel söyleşilere yansıyan saatlerdeki farklılıklar. Başbakan Binali Yıldırım'ın o koca boşluktaki sürece "darbe girişimini eşten dosttan öğrendim" diye eklemlenmesi... Yaklaşık 6 saatlik bir süreç hâlâ boşlukta duruyor. Hâlâ aydınlatılamadı veya aydınlatılması istenmiyor... Cumhurbaşkanı, Başbakan, gerçekten darbe girişimini ilk kimden ne zaman haber almıştı?.. Bu sürecin enişteden, eşten dosttan öğrenilmesi ne kadar gerçeği yansıtıyordu?.. Genelkurmay Başkanlığı'nda saat 16.00'dan sonra başlayan toplantılardan Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın ne zaman ilk haberi olabilmişti?..

Alçak darbe girişimin en karanlık deliği işte tam burası...

15 Temmuz'dan bu yana R. Erdoğan'ın darbe girişimini kimden haber aldığına ilişkin çeşitli iddialar ortaya atıldı. En sonunda söylenecek sözü ilk başta ifade edeyim. Erdoğan'ın eniştesi Ziya Bey değil!.. Gerçeğin de öyle fazla zaman geçmeden ortaya çıkacağını veya bir yerlerden yapılacak açıklamayla kamuoyunun bilgisine sunulma ihtimalinin yüksek olduğunu da bildireyim.

Satırların yazarı olarak tam bu noktada şunu ifade etmek isterim; saray içinden aldığım bomba haberi sizlere herhangi bir yanlış anlamaya mahal vermeden, habercilik gerçeği içinde nasıl aksettirebilirim diye çok düşündüm. Uykusuz kaldım. Formüller aradım. Çünkü, haber bir gazetecinin dayanamayacağı cinsten. Fakat, rövanşistlerin, küçük hesapçıların, haysiyet cellatlığı yapanların cirit attığı bir ortamda değil kullandığınız kelimelere, harflere bile çok dikkat etmeniz gerekiyor.

Bundan sonrasına, bazı yerlere teğet geçerek mümkün olduğunca düz gidelim.

Saray'daki kaynağımın verdiği bilgiye göre; R. Erdoğan, darbe girişimini ilk olarak tatil yaptığı Marmaris'te önemli bir siyasetçiden kendisine gelen telefonla birlikte haber alıyor. Ankara'daki bu çok önemli siyasetçi, vakit kaybedilmeden kendisinin direkt olarak Erdoğan ile görüştürülmesini istiyor.  Telefon vakit geçirilmeden bağlanıyor. Siyasi lider, Erdoğan'a MİT'teki hareketlilikten bahsediyor. MİT Müsteşarının Genelkurmay Başkanlığı'nda toplantıda olduğunu ifade ediyor. Hakan Fidan'ın niye Genelkurmay'a gittiğini  o andaki elindeki bilgilerle sıralıyor. Bir de ekliyor "yaverinize dikkat edin..."

Saray kaynağımın bana aktardığına göre, Erdoğan'ın duydukları karşısında şaşkınlığını saklayamaması o siyasi lideri de şaşırtıyor. Kaynak, bu telefon görüşmesinin tam saatini hatırlayamasa bile "18.00'den sonraydı" diyor. Erdoğan, düz bir tahminle 18.30'dan sonra olayı araştırmaya başlıyor ve daha sonrası için anlatılanlar, bugüne kadar medyaya yansıyanlara benzer.

Esasında, eniştenin o günkü kurgunun içine nasıl yerleştirildiği hakkında fikir sahibi olmak için Erdoğan'ın hain darbe girişiminin gece yarısında Atatürk Havalimanı'nda sarf ettiği şu sözleri dikkatlerden kaçırmamak lazım;

"Değerli arkadaşlar bugün bilindiği gibi öğleden sonra bir hareketlilik ne yazık ki silahlı kuvvetlerimizde mevcuttu."

Herhalde, Erdoğan'ın, darbe girişimi ile ilgili bilgilerde öğleden sonrayı işaret etmesi ağızdan kaçmıştı!..

Saray kaynağıma, gerçeğin neden kamuoyundan saklandığını, bunu açıklamada ne gibi sakınca görüldüğünü de sordum. Kaynağım şunları söyledi;

"Sabahlara kadar çalışıyoruz. Tehlike henüz geçmedi. Her türlü tedbiri almaya çalışıyoruz. Cumhurbaşkanı bu bilgiyi çok özel toplantılarda paylaşıyor. Anlatırken de çok duygusallaşıyor. Bizim de ona yaptığımız çok değerli katkılar var. Zamanı geldiğinde kamuoyu ile paylaşılacağını düşünüyorum."

Bu fasla şimdilik nokta...




Saray kaynağımızla, AKP'de "FETÖ temizliği" ile ilgili de sohbet ettik. Verdiği bilgilere göre, Erdoğan tarafından AKP içinde tespit edilen "FETÖ"mebus sayısı 8, sempatizan milletvekili sayısı 20'ye yakın. "8 milletvekili kesin olarak ya istifa ettirilecek ya da ihraç" diyor. Halihazırdaki kabine içinde de "FETÖ"cülerden bahsediyor. Onlar hakkında özel saray toplantılarında Erdoğan'ın kullandığı ileri sürülen ifadeler çok sert ve ağır. Erdoğan'ın AKP'yi çatırdatmadan bir yöntem izleyeceğini dile getiriyor. Seçim ne zaman diye sorduğumda ise "Reis 2019'a kadar devam diyor" diye ekliyor.

Tüm bu yazdıklarıma karşın benim yorumumu merak ediyorsanız...

Sayfada yerim kalmadı. Fazla söze de gerek yok!

Maskeli tiyatro...

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

AKŞENER: PSİKOLOJİK OPERASYON YAPIYORLAR...

MHP Genel Başkan adayı Meral Akşener hakkındaki iddilar ile ilgili Yeniçağ gazetesi yazarı Arslan Bulut'a açıklamalar yaptı. Bugün Yeniçağ gazetesinde yer alan yazısında Arslan Bulut MHP Genel Başkan adayı Meral Akşener ile telefon ile görüştüğünü yazdı. Akşener ile  yaptıgı görüşmenin içeriğini köşesine taşıyan Arslan Bulut, Akşener'in itirafçı diye kanal kanal gezen ve çeşitli iddiları ileri sürenlerin FETÖ örgütü ile ilişkilerinin devam ettiğini ve halk üzerinden psikolojik operasyon yaptıklarını söyledi.

Arslan Bulut'un Yeniçağ Gazetesinde yayınlanan yazısı şu şekilde...

 

Akşener: İtirafçılar hâlâ görevli...



Eski İçişleri Bakanı, eski TBMM Başkanvekili ve MHP Genel Başkan adayı Meral Akşener ile telefonla görüştüm. Akşener, hakkındaki iddialar tutmayınca yeniden namus ve haysiyet cellatlığına girişildiğini belirterek, "Her şeyi tolere edebilirim; hapsedilmek, öldürülmek de dahil... Ama namusuma yönelik şerefsiz iddiaları hazmedemem" dedi.

Akşener, "Benim kanaatim şudur. İtirafçı diye kanal kanal gezen bu şahıslar, 'görevli' olarak konuşuyor. Yani FETÖ ile ilişkilerinin devam ettiğini düşünüyorum. Kendilerine verilen rolü oynuyorlar. Kimileri de cin ordularından bahsederek, halkın bilinçaltına hitap etmeye çalışıyor. Kısacası psikolojik operasyon yapıyorlar..." diye konuştu.

***

Akşener, şu bilgileri verdi:

* Bu şerefsiz iddia konusunda Cemil Barlas ile Latif Erdoğan'ı mahkemeye vermiştim. Mahkemede bu konuda Kemalettin Özdemir ile Diyanet İşleri Başkanlığı'nda konuştuğumu iddia eden bir kişinin ismini verdiler. Fakat onların bahsettiği kişi bir kaçak! Kemalettin Özdemir ile hiçbir irtibatımın olmadığını defalarca açıkladığım halde mahkemede bile "böyle konuşuluyordu" diye cevaplar verdiler.

* Daha da vahimi Didem Arslan Yılmaz'ın programında üç defadır aynı şey yapılıyor. Bu tür iddiaların medya tarafından seslendirilmesi, hem de bir değil iki değil tam üç defa aynı programda aynı kişi tarafından ortaya atılması garip değil mi?



* Aynı programda daha önce konuşan Nurettin Veren, cemaat adına İçişleri Bakanlığı'na beni kendisinin önerdiğini söylüyor. Yine Ufuk Söylemez ve Işılay Saygın ile ilgili aynı iddiada bulunuyor. Tansu Çiller, bu iddiayı yalanlamıştır. Ayrıca, Nurettin Veren ile röportajları da bulunan Merdan Yanardağ'ın kitabında bu yalan ortaya çıkıyor. Kitapta Nurettin Veren, 1996 yılı başında cemaatten ayrılmasının kendisine bildirildiğini söylüyor. Nasıl oluyor da cemaatten ayrılmışken, 1996 yılı sonunda 8 Kasım'da benim İçişleri Bakanlığı'na getirilmemi öneriyor?

* O dönemde, cemaat, Refahyol hükümetini yıkmak istiyordu? Bunu, konuyla ilgili herkes biliyor. Nasıl oluyor da o dönemde cemaat bir taraftan Refahyol hükümetini yıkmaya çalışırken, diğer taraftan aynı hükümete bakan tavsiye ediyor? Bunun mantığı var mı?

***

* Nurettin Veren, beni bakan yaptığından dolayı resmi yazıyla teşekkür ettiğimi de iddia ederek bir kâğıt gösterdi. Didem Arslan Yılmaz, bu kâğıdı okumadı. Ben, sonradan bu kâğıdı program kaydından okutturdum. Sözle iddia edildiğinin aksine bu uydurma yazıda bile bakanlığa getirilmemden dolayı teşekkür etmem söz konusu değil. Hayırlı olsun yazısına verilmiş bir cevap olarak uydurulmuş.

* Bir defa, kâğıtta bakanlık anteti yok, tarih yok, imza da bana ait değil. Bunu uzmanlara da tespit ettireceğim. İçişleri Bakanlığı'nın resmi yazı üslubuna da uymuyor. Ama böyle bir iddia dile getirilebiliyor!

***



* MHP, Türkiye'nin kilit taşıdır. Türkiye'deki kirli düzenin devam etmesi için MHP'nin iktidara gelmemesi, belli bir oy oranının üzerine çıkmaması gerekiyor. "Ben başbakan olacağım" dediğim, ülkücüler ve millet de bana inandığı ve güvendiği için bu kirli düzenin yıkılmasından korkuyorlar. Hani Ahmet Şık, Fethullah Gülen için "Dokunan yanıyor" demişti ya, MHP'de Bahçeli'nin karşısında, gerçekten iddialı bir genel başkan adayı olmak da böyle bir durum.  Dokunanı yakmaya çalışıyorlar.

Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

FETÖ İLE YILLARDIR KADER BİRLİĞİ YAPANLARDA ZİHNİYET DEĞİŞİKLİĞİ YOK

FETÖ terör örgütünün gerçekleştirdiği 15 Temmuz Terörist darbe girişimi sonrasını değerlendiren Yeniçağ gazetesi yazarı Arslan Bulut bugün yayınlanan yazısında " diyelim ki Türkiye, el birliğiyle ve "Yenikapı ruhu"yla FETÖ'yü en küçük hücresine kadar tasfiye etti veya edecek?Peki bundan sonra ne olacak? " diye sordu.

işte Arslan Bulut'un bugün Yeniçağ gazetesinde yayınlanan yazısının tamamı...

ARSLAN BULUT - PEKİ BUNDAN SONRA NE OLACAK


Yorum gönderen bir okuyucu, Nasreddin Hoca tarzında, "Bugünleri çok önceden gördüğünüz ve uyarılarda bulunduğunuz belli. Madem bu öngörüye sahipsiniz, bundan sonra ne olacağını da inceleyin" demiş.

Yerinde bir talep... Elimden geldiğince, bir analiz yapmaya çalışayım.

***

Diyelim ki Türkiye, el birliğiyle ve "Yenikapı ruhu"yla FETÖ'yü en küçük hücresine kadar tasfiye etti veya edecek?

Peki bundan sonra ne olacak?

Gördüğüm kadarıyla, FETÖ'cü olmamakla birlikte, FETÖ ile yıllar boyu kader birliği yapan sağ-muhafazakâr çevrelerde en küçük bir zihniyet değişikliği yok! Yine liberal-sol denilen çevrelerde de Nazım'ın şiirinin okunmasından bile kendi duruşuna onay çıkarmak isteyenler var.

Küçük yaştan itibaren belli bir ideoloji ile yetişenler, Türkiye'ye yönelik bir işgal girişimi, daha tam olarak etkisiz hale getirilmemişken, tıpkı her şehidin yakınına bir daire vermek vaadiyle Harp Akademileri arazisini isteyen inşaatçı gibi fırsatçılık yapıyor ve Türkiye'nin kendi ideolojisine göre yeniden kurgulanmasını istiyor.

Bence bu durum, Türkiye için en az FETÖ çetesi kadar ciddi hatta ondan da tehlikeli büyük bir tehdittir!

***



Türkiye'nin birliğine ve milletin geleceğine kastedenlerin ilk yaptığı iş, kavram kargaşası çıkararak halkın zihnini bulandırmaktır! Diyelim ki laiklikten şikâyetçidirler. Gerçi şimdi açıkça laikliğe karşı mücadele edenler de çıktı ama çoğunlukla yaptıkları iş, laikliğin içini boşaltmak ve tanımını değiştirmektir. Öyle ki laikliği sadece "din ve vicdan hürriyeti" diye gösterirler. Oysa laikliğin asıl anlamı, "devletin din kuralları ile yönetilmemesi"dir!

Din kuralları ile yönetmeye kalkıştığınızda, dini en çok istismar eden çıkarcı grup ülkeyi yönetmeye başlar! Bu da o ülkenin sonu olur. Çünkü çıkarları için yabancı güçlerle iş birliği yapmaktan çekinmezler. Çünkü onlar için bütün yeryüzü vatandır, bütün insanlık kendi milletleridir. Oysa bu anlayış İslam'a da Kur'an'a da aykırıdır. Kur'an "İnsanlık tek bir millet halinde yaratılmış olsaydı, dünya fesada boğulurdu" der.

***

Şimdi, iktidar adına Hükümet Sözcüsü, "Yenikapı demek Yeni Türkiye demektir, bütün söylemlerimizi buna göre değiştirmek durumundayız" diyor. Anlaşılıyor ki sadece söylem değiştirmekle yetinmeyecekler, milleti, devleti yeniden tanımlayacaklar, hatta resmi tarih diye küçümsedikleri tarihi yeniden yazdıracaklar, hatta 31 Mart irtica vakasının merkezi olan Taksim Topçu Kışlası'nı yeniden inşa edecekler!

Bunları ben söylemiyorum, kendileri itiraf ediyor!

***

Peki, Yenikapı'dan böyle bir talep geldi mi? Hayır aksine, millet, Yenikapı'ya gelene kadar her dakika "Irmağının akışına ölürüm Türkiyem" duygusuyla harekete geçti. Başbakan Binali Yıldırım, Meclis önünde toplanan halka "Bu yüce milletin adı Türk Milleti'dir" diyordu. Bu çizgisine Yenikapı'da da devam etti. Ancak milleti yeniden tanımlama çabası içinde olanların, Anayasa'dan Türk lafzını çıkarmak istediklerini unutmayalım.

FETÖ çetesi, Türkiye'yi askeri darbe yoluyla ABD eyaleti, hatta ABD'nin yeni hükümet merkezi haline getirecekti! İstanbul'u da ABD'nin başkenti yaparlardı artık! Washington'da Sultanahmet'teki Dikilitaş'ın bin kat büyüğünü dikmelerinin, Kongre binasını Ayasofya binasına benzetmelerinin hikmeti nedir? "Roma biziz" diyorlar!



***

Kısacası FETÖ çetesi, darbe yoluyla Anadolu ve Trakya'daki Türk egemenliğine son verecekti. Yeni Türkiye'yi savunanlar ise Anayasa değişikliğiyle Anadolu ve Trakya'daki Türk egemenliğine son vermekten vazgeçmedi. Üstelik darbe girişiminin bastırılması için verilen halk desteğini, sinsice Türk egemenliğine son vermek için kullanmaya kalkışacaklarını belli ediyorlar. Bu bakımdan Türkiye'yi FETÖ çetesinden daha büyük bir tehlike bekliyor! TSK'nın yıpratılması, bu yüzden işlerine geliyor!

Kaynak: YENİÇAĞ GAZETESİ

Ahmet TAKAN - Parlamenter sistem, Erdoğan tipi sistem olacak

Yenikapı'da temennilerde bulunan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir kenara not alırsa çok sevinirim diye yazan Yeniçağ gazetesi yazarı Ahmet Takan bugün yayınlanan yazısında Parlamenter sistem, Erdoğan tipi sistem olacak diye yazdı.

Ahmet Takan bugün yayınlanan yazısında " Yenikapı'da temennilerde (!) bulunan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir kenara not alırsa çok sevinirim!..Sayın Kılıçdaroğlu,Camiye, kışlaya, adliyeye siyaset bundan sonra daha çok sokulacak. Hatta hiç çıkarılmayacak.Devletin inşasında dün olduğu gibi liyakat değil, Erdoğan kriterleri esas alınacak.Demokrasiyi, başta siz, herkesten daha çok arar hale geleceksiniz.Cumhuriyetin kurucu değerleri başta anayasa olmak üzere her yerden kazınacak.Parlamenter sistem, Erdoğan tipi sistem olacak.Medya özgürlüğü mü?.. Maç yorumu yapmak isteseniz bile yanınıza gelecek internet sitesi muhabiri bulamayacaksınız?.. Erdoğan'ın; Deniz Feneri ve 17/25 Aralık'ta eleştirilerinizi, muhalefetinizi unutacağını mı sandınız!..Laiklik mi?.. Çoktan, suyunu çekti pilav oldu...Zatıaliniz ve Doktor Devlet Bahçeli'nin değerli katkılarıyla!.."

İşte Ahmet Takan'ın bugün Yeniçağ gazetesinde yayınlanan yazısı



AHMET TAKAN - HAS PARTİ'NİN GÜLLERİ DE SOLUYOR


Kulislerden güncel haberlerle ortaya karışık bir Yenikapı değerlendirmesi yapalım...

Geçtiğimiz hafta içinde -beklediğimiz- saraydan AKP'ye gönderilen "FETÖ temizliği" talimatının ardından "FETÖ temizliği genelgesi" yayınlandı. Bu genelgenin ardından ortaya atılan çok ünlü isimler var... Daha kapalı kapılar arkasında konuşulan ama televizyon ekranlarından ilan edilemeyen de...

AKP'de sıkıntı tek "FETÖ"cü kanatla sınırlı değil. Geçmiş defterler karıştırılıyor. "Reis"in arkasından kim nerede ne kulis yapmış, nerede mırıldanılmış, nerede homurtu yükselmiş tek tek güncelleniyor. Piyangonun vurduğu (!) bir kanat da AKP içindeki HAS Parti kökenliler. Numan Kurtulmuş'un sınırlı sorumlu ekibi, Ahmet Davutoğlu'nun azledilmesinin ardından seslerini yükseltmişti. Binali Yıldırım'a doğru giden "Başbakanlık"a muhalefet ediyorlardı. Görevin Numan Kurtulmuş'a verilmesi gerektiğini savunuyorlardı. HAS Parti'yi kapatmaya karşılık verilen fakat yerine getirilmeyen sözleri yüksek sesle hatırlatıyorlardı. Bürokrasi ve iş dünyasında uğradıkları "haksızlıkları" da ekleyerek... Kapı arkasında, mır mır yürüttükleri iç muhalefet sonuç vermedi. İsrail mutabakatı patladı. Yeniden Millî Görüş gömleği giydiler. Mır mır muhalefete devam ettiler. Erbakan'ı anıp Erdoğan'ı eleştirdiler. R. Erdoğan hepsini bir kenara not etti. 15 Temmuz hain darbe girişimi patladı. Numan Kurtulmuş'un TV'leri gezip yaptığı çıkışlar malumunuz. Saray'a en yakın kaynaklardan öğreniyorum ki; R. Erdoğan partisine "FETÖ'yü temizleyin" talimatı verirken "HAS Partilileri de temizleyeceksiniz"  emrini vermiş. HAS Parti'ye parti içi teşkilatlarda, belediyelerde ve bürokraside verilen bir kota vardı. Erdoğan, bu kotanın sona erdiğini bildirmiş. Şimdi AKP'de şu soru gündemde; Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'u, eski HAS Parti Genel Başkan Yardımcısı ve şu anda Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Şeref Malkoç'u ve damadı AKP Genel Sekreteri Abdulhamit'i Gül'ü nasıl bir gelecek bekliyor?..

***

Abdullah Gül ile birlikte Ahmet Davutoğlu da Yenikapı mitingine gitti.  Fotoğraflara dikkatle bakın... R. Erdoğan bu ikiliyi kendi oturduğu protokol sırasına almayıp, diğer kenarda oturtarak gereken mesajı verdi. Gül ve Davutoğlu bundan sonra "FETÖ" karşıtı çıkışlarına hız verecektir. Du bakali ne olacak?..

Yenikapı yıldızlarından biri de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'dı.  Programda olmamasına rağmen Doktor Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu'ndan sonra bir konuşma yaptı. Tarihe, meydan mitinginde konuşma yapan ilk Genelkurmay Başkanı olarak geçti.

Şaşırtıcı değildi. Bekliyorduk!.. Hain darbe girişimin ardından kafaları karıştıran, "Hulusi Akar niye görevden alınmıyor" veya "neden istifa etmiyor" sorularının cevabı açıkça kamuoyuna veriliyordu. ABD ile "FETÖ" kavgasının en sıcağında ABD Genelkurmay Başkanı Dunford'un ziyareti, Akar'a övgü dolu sözleri, koşa koşa Gazi Meclis'e gidip bombalanan yerlerde verilen gülücüklü fotoğraflar... Ve geçen hafta içinde ABD'nin kirliliği yıkama faaliyeti olarak iliştirilmiş gazetecilere verilen Büyükelçi John Bass röportajı. ABD'nin bu yıkama faaliyetinde en dikkate alınması gereken, Büyükelçinin, Hulusi Akar hakkında söyledikleriydi; "Genelkurmay Başkanı Akar'ın o geceye dair ifadesini güçlü tanıklık olarak görüyorum."

Ardından R. Erdoğan da El Cezire televizyonuna verdiği özel söyleşide benzer ifadeleri kullandı. "Hulusi Akar'a dokunulmayacak" mesajı net olarak anlaşılmış. Uluslararası dengeler ve mutabakatlar işte böyle bir şey!.. Bu ay içinde ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Türkiye'ye gelecek, Hulusi Akar'ın da Washington'a gitmesi bekleniyor. Kendi payıma, Kerry'nin Türkiye'de söyleyeceklerini değil, Akar'a ABD'de eline verilecek, "yapılacaklar listesinde" neler olacağını çok merak ediyorum.

Fakat, angajmanların, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi (!) sürecindeki seyirde  gibi olacağını da tahmin etmek zor değil. Yeşilçam filmi gibi!.. Her büyük kavganın ardından gelen büyük aşk...

Suriye'nin kuzeyinde Kürt koridoru tamamlandı. Kahpe çetesinin kanlı katili Cemil Bayık yeniden yüksek sesle havlamaya başladı. Yeni çözüm süreci kapıda...

Var mı, TSK içinde itiraz edebilecek bir babayiğit?..

***

Yenikapı'da temennilerde (!) bulunan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir kenara not alırsa çok sevinirim!..

Sayın Kılıçdaroğlu,

Camiye, kışlaya, adliyeye siyaset bundan sonra daha çok sokulacak. Hatta hiç çıkarılmayacak.

Devletin inşasında dün olduğu gibi liyakat değil, Erdoğan kriterleri esas alınacak.

Demokrasiyi, başta siz, herkesten daha çok arar hale geleceksiniz.

Cumhuriyetin kurucu değerleri başta anayasa olmak üzere her yerden kazınacak.

Parlamenter sistem, Erdoğan tipi sistem olacak.

Medya özgürlüğü mü?.. Maç yorumu yapmak isteseniz bile yanınıza gelecek internet sitesi muhabiri bulamayacaksınız?.. Erdoğan'ın; Deniz Feneri ve 17/25 Aralık'ta eleştirilerinizi, muhalefetinizi unutacağını mı sandınız!..

Laiklik mi?.. Çoktan, suyunu çekti pilav oldu...

Zatıaliniz ve Doktor Devlet Bahçeli'nin değerli katkılarıyla!..

Kaynak: YENİÇAĞ

Fikret Otyam - Suriye’ye muhakkak savaş açmalıyız!

Kocamış bir barışsever olarak, uzun boylu düşündüm ve nihayet Suriye’ye savaş açılmasının yararlı olacağı kararına vardım.Değil yenilerden, otuz üç yıllık sayın vefalı okurlarımdan telefonla ,”meil” ile kınama beklemiyorum, zira savaş gerekçelerime onların da uzaktan yakından katılacaklarına inancım sonsuzdur.

İTİRAF EDİYORUM, RECEP TAYYİP BEYİN
CUMHURBAŞKANLIĞINA, DIŞİŞLERİ BAKANI
DAVUTOĞLU’NUN DA
BAŞBAKANLIĞINA HÂLÂ ALIŞMIŞ DEĞİLİM,
BAĞIŞLANA...


Birisi yani İmam Hatipli on iki yıl mı ne TC Başbakanı olarak neredeyse kocadı, haydi Hariciye Nazırı da yedi yıl mı bu görevdeydi ve inanın o her daim güleç yüzünü hep özlemişimdir, Başvekilliğinden onur duyuyorum açıkçası, yüzü hep gülsün diye Cenabı Allaha dua eder oldum vesselam!
88.5 yaşıma geldim, nice şeyleri içime attım attım ama artık atasım yok... Bi gün Başbakan Adnan Menderes Yenimahalle’deki kalabalığa sesleniyordu “beşuş çehresi” hoşuma gittiydi; iyi fotoğrafçı derler ya, azıcık yakınlaşayım dedim kendimi anında yirmi metre ötedeki dinleyicilerin arasında buluverdiydim, bi el hareketini zar zor anımsadım... Meğer çok yakınında halk sandığım kişiler hep sivil polismiş! Başbakandır döver de sever de deyip teselli buldum... Üstelik CHP yayın organı Ulus Gazetesi’nde çalışıyorum. Uçurulduğumdan tek satır yazamadım!

YASSIADA
DURUŞMALARINI
ANIMSAMAK BİLE
İSTEMİYORUM,
UÇURULACAĞINI
ANLAMIŞTIM...


Bakın çok eskiye dönüş...
Resim okurken 1950 yılında hocam o güzel adam Bedri Rahmi gibi sanat yazıları yazma hevesiyle kendimi usanmadan Cağaloğlu’na atıyordum.

Öyle büyük gazeteler ne gezer? Bi akşam gazetesi, nur içinde yatsınlar Cihat Baban ve Ziyyat Ebuziya ortaklığında Son Saat’i gözüme kestirmiştim ne ki Cihat bey durmadan “oğlum git resmini yap” deyip duruyordu ki polis muhabiriyle kavga etti, o yıllar sözleşme mözleşme yok. Biri istifa etti, Cihat Bey dönüp “Adliye Polis muhabirisin” deyiverdi ki 2.5 yıl burnuma kan koktuydu ama İstanbul’un bi başka yönünü çok ama çok yaşadım ve kendimi birden Atamızın çok yakınlarından Falih Rıfkı Atay’ın Gazetesi Dünya’da o güzel can adam Yazı İşleri Müdürü Ali İhsan Göğüş’ün yardımcısı olarak buldum ve yazar...

NİCE BAŞBAKAN
YAŞADIM


1950 İnönü, Menderes, Cemal Gürsel, Suat Hayri Ürgüplü, Demirel, Nihat Erim, Ferit Melen, Naim Talu, Bülent Ecevit, Sadi Irmak, Turgut Özal, Yıldırım Akbulut, Erdal İnönü, Erbakan, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, iki İmam Hatipli Gül ve Recep Tayyip...

ÖZAL GELDİ CUMA
NAMAZLARI BAŞLADI...


Camiden çıkışlarda iç ve dış politikada demeçler başladı. Gazeteci milleti cami kapılarında sürter kesildi!

BAŞBAKAN ŞEMŞETTİN
GÜNALTAY İSTANBUL’A
GELİYORMUŞ!


Biz gazeteci milleti sabahın köründe Haydarpaşa Garı’nda Ankara Ekspresi’nin yataklı vagonları önünde tepişir dururduk ellerimizde kağıt kalemler... Hazret, vagondan iner inmez yanaşır soru yağmuruna tutardık ki, ya sağır ya da Türkçe bilmiyordu!.. Müslüman değil ki cuma namazını eda edip çıkanda cami kapısında yarım saat gazeteci milletinin sorularını yanıtlar en önemlisi kendileri demek istediklerini televizyon kameraları önünde söylerdi! Ayrıca, karada, denizde, havada, denizaltında, sabah ezanında yatsıda, hele hele öğlende susmak yok... Ah çekiyorum ah, yanıldım, şimdi de bıkmadan usanmadan konuşma var, üç gün susup dinlenme molası vermek ne geziyor!
Çoğu Başbakan cami nedir bilmezdi ki, cehennem ateşinde cayır cayır yanacaklardı vesselam!

RECEP TAYYİP BUNU
BİLDİĞİNDEN ATATÜRK’ÜN ORMAN ÇİFTLİĞİNDE
1.DERECE SİT ALANINA TÜM HAYIRLARA KARŞIN KENDİNE KOCAMAN Bİ SARAY YAPTIRMIŞ SARAYINA EK
BİLMEM KAÇ BİN KİŞİLİK CAMİ VE DÖRT MİNARE
DİKİVERMİŞTİ!


‘SARAYA MİLYONLAR’

“Fırat Bozok
“Ankara- Önümüzdeki ay açılması planlanan AOÇ’deki yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı için Kalkınma Bakanlığı’nın bütçeleri altüst oldu. Bakanlığın kamu yatırımlarını hızlandırma amacıyla kullandığı ödenekten yüz milyonlarca TL binaya aktarıldı. Bakanlığın 7 yıllık ödeneğinin toplamı neredeyse son 3 yılda harcandı ve rakam 1 MİLYAR 568 MİLYON TL’ye ulaştı. Toplam maliyetinin 1 milyar TL’yi bulduğu ifade edilen binaya “örtülü ödenek”ten kaynak aktarılıp aktarılmadığı gizli tutuluyor.

...Kalkınma Bankası rakamlarını yorumlayan CHP’li Dibek şöyle konuştu:
Kalkınma Bakanlığı Başbakanlık Sarayını kalkındırmış. Son on yılda hangi projelere kaç para kaynak aktarıldı sorusuna yanıt vermemelerinin sebebi de Babbakanlık Sarayı’na aktardıkla paranın büyüklüğünün ortaya çıkmasını engellemek.” (*)

AK SARAY, 29 EKİM
CUMHURİYET
BAYRAMI’NDA DÜNYA
ÇAPINDA EZANLI
NAMAZLI AÇILACAKMIŞ...


Cumhurbaşkanımın dillere destan yeni bi uçağı daha var, milyarlar söz konusu... İçinde küçük bi şadırvan, tüm Müslüman yolcuları alacak bi mescit, büyük bi yatak odası, hamam falan.
Diyorum ki, övünmek gibi olmasın ama Ak Saray’ın açılışında bu emsalsiz uçak Ak Saray’ın
giriş kapısı önüne muhakkak konulmalıdır...

‘ERDOĞAN’IN 1 MİLYON LİRA ARTAN SERVETİNE
İNCELEME YOK’


“TBMM yönetimi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın servetinin üç yılda 1 milyon arttığı iddiaları karşısında ‘haksız mal edinme’ olup olmadığı konusunda inceleme yapılması taleplerini geri çevirdi.”

‘BİLAL’E 99 MİLYONLUK BAĞIŞ ‘SIR’ OLDU’

“AKP hükümeti, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetiminde yer aldığı TÜRÇEV’e yapılan 99 milyon dolarlık bağışı ‘sır’ kapsamına aldı.”

YAZDIM NE KADAR
BAŞBAKAN TANIDIĞIMI,
ONLARIN DA BEBELERİ
TORUNLARI VARDI OKUL
ÇAĞINDA AMA HİÇBİRİSİ ŞUNLARIN BAŞLARI ÜŞÜR DEYİP TÜRBANI AKIL
ETMEDİYDİ, İYİ Mİ?


Bu onur İmam Hatipli Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın oldu türban okullarda!
Aydınlık’tan bir cümle:
‘AKP İKTİDARI EĞİTİME
HANÇER SAPLADI’
On yaşında kızlar türban takabilececek.
Serter’den Davutoğlu’na yanıt:

‘HEZİMETLERİNİZİ
TÜRBANLA ÖRTEMEZSİNİZ’

Sıkıldım yazmaktan, hangi birini yazalım biz yalaka olmayanlar, onun için haykırarak diyorum ki:

‘SURİYE’YE MUHAKKAK SAVAŞ AÇMALIYIZ’

Dikkati başka caniplere çevirme olanağı kalmadı artık; örneğin Bilal Erdoğan ve 99 milyon doları araştırma bile ülkeyi hallaç pamuğu gibi attırır... Ol nedenle tüm bunların unutulması için Suriye’ye derhal savaş açılmalı zaten ayrıca nedeni var, Dışişleri Bakanı Davutoğlu Beşar Esat’a bir hafta neyim mehil vermişti, neredeyse üç yıl geçti, Esat yerinde Davutoğlu Başbakan oldu ama İçişleri Başbakanı. Dışişleri Başbakanı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip, kendi açıklamış... Asıl bozum olan da aslında Recep Tayyip ve yine haykırıyorum Suriye’ye muhakkak savaş açmalıyız ki nice şey unutulsun gargaraya gelsin ve Esat’tan da intikam alınmış olsun vesselam!

İş bu yazıyı yetmiş yıllık barışsever kulunuz Nevşehirli Fikret Otyam, (Aslen bin yıllık Aksaraylıyım, ama Ak Saraylı anlaşılırım diye bundan böyle Nevşehirliyim diyorum) 30 Eylül 2014 Salı saat dokuz Filiz Otyam’ın çeşitli bölümler komutasında Antalya Atatürk Devlet Hastanesi’nde yapılan uzun tetkikler sonucu, mübarek bayram ertesi bir buçuk saat kesilip biçilme kararı verilmesine boş verip yazdım.

‘Lozan’ı kutlamamak ‘Sevr’i anımsamamak

"Birinci Dünya Savaşı”nı kazanan “Müttefik Devletler”den “İngiltere”nin, Dışişleri Bakanı “Lord Curzon”un en büyük düşlerinden biriydi “Ortadoğu”yu düzenleyip haritasını çizmek.
Kuşkusuz bu istek, yenilen “İtilaf Devleri” içinde yer alan “Osmanlı Devleti”nin bu bölgedeki topraklarından koparılacaklar üzerine kurulacak devletlerin, devletçiklerin nasıl oluşturulacağı elde, avuçta kalan Osmanlı’nın dasınırlarının nasıl çizileceğine, yönetimlerinin ne tür olacağına bağlıydı.

Bilindiği gibi, bu konuda en büyük yardım, dayanak artık yavaş yavaş “Batı Emperyalizmi”nin başına geçecek olan “ABD”nin Başkanı “T.W.Wilson”dan gelmişti.
Yenilenlerle yapılan silah bırakışma (Mütareke) anlaşmalarıyla durdurulan savaşın sonunda; “Wilson”ın kurduğu “Milletler Cemiyeti”nin “26” maddelik “Kuruluş ilkeleri”nin hemen hemen “22” maddesi, “Ortadoğu”nun yeniden düzenlenmesiyle ilgiliydi ki, bu da açıkça “Osmanlı Devleti”nin üstelik adı anılarak nasıl parçalanacağını belirtmek demekti.
Nitekim, “Osmanlı”yla yapılan barış antlaşmasının, “Sevr”in başında yer alır bu ilkeler; “Sevr” görüşmelerinde “Yunanistan”ın “Trakya” sınırı, “İstanbul”un bir ilçesi olan “Büyükçekmece”ye dek dayanması, “Doğu Anadolu”nun “Ermeni”ülkesi olması, “Ege”nin (İzmir) “Yunanlaşması” (Helenleşmesi) hemen onaylanır. “Güney Anadolu”nun parçalanması ileride sömürgeleri olacak Irak ve Suriyekonusunda, “İngiltere” ile “Fransa” arasında hafiften hafife tartışmalar olursa da; İngiltere’nin “Ortadoğu”yu düzenlemesinde “maşa” olarak kullanacağı “Kürdistan”ın kurulmasını, başkentinin de “Diyarbakır” olmasını duraksamadan kabullenirler.
Bu seçimin ne denli “isabetli” olduğu da, “21. yy”ın başında bu kez “ABD”nin yürürlüğü koyduğu “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında görevlendirdiği, “Başbakan Erdoğan” tarafından, “Diyarbakır ileride bir yıldız olacaktır!”vurgulamasıyla, sevinçli keyifli bir anlatımla ortaya konur.
Kuşkusuz bu dile getirişin “Erdoğan” tarafından yine onun başlatıp düne dek yürüttüğü “Açılım Süreci”nin ileriye dönük bir görünümü olarak kullandığı belliydi...
Bu durumda dört gün önce “10 Ağustos” günü imzalanışının “95.” yılında “Sevr”i anımsayıp, anımsatılması, “AKP” iktidarının Cumhurbaşkanı “Erdoğan”dan, Başbakanı “Davutoğlu”dan beklenemezdi.

Zaten “AKP”nin ansızın, birdenbire kurulup hemen ardından da iktidarı elde etmesiyle (2002) bağlantılı olarak; “Avrupa Parlamentosu”nun (AP) Fransız Milletvekili “J. Toubon”un, Türkiye ile ilgili bir toplantıda “AKP” milletvekillerinin gözlerinin içine baka baka, “Siz artık Sevr’i kabul edin! Lozan’ı unutun, unutun!”çağrısı (Şubat 2005) “AKP”nin yürüyeceği doğrultunun göstergesi gibiydi...

Anımsanacağı üzere, “ABD” daha da ileri gidecek “Lozan”ın üstünü çizip “Anadolu”yu bölerek, taa “Karadeniz”e dek uzanan, “Kürdistan” ile birlikte “Ortadoğu”yu yeniden düzenleyen “2. Sevr” haritasını “Alb. R. Peters”aracılığıyla dünya gündemine oturtacaktı (Tem. 2006).
“AB” ve “ABD”nin birlikte yürüttükleri bu “Sevr”i diriltme çabaları karşısında, ülkemizin “bütünlüğü”nün korunması konusunda duyarlı olanların yıllar boyu “Sevr sendromu” yaşamakla damgalananların nedenli haklı oldukları böylece ortaya çıkıyordu.

Ne var ki, özellikle son bir iki yıldır ve bu yıl, “çağdaş, laik bir hukuk devleti”oluşumuzu sağlayan tarihsel günlerimizi anmayı, anımsatmayı diri tutmayı J. Toubon’un isteğini yerine getirerek“unuttuk!” ya da gereken içerikte, çapta kutlayamadık.

Üç hafta önce, “Lozan”ın “92.” yılına girdiği “24 Temmuz” gününü şöyle bir anımsayalım; hükümet sözcüsü “Bülent Arınç”, o gün “sansür”ün kaldırılmasının “107.” yılını kutladı, görevli olduğu hükümetin varlığının temelini oluşturan “Lozan”ı bir tek sözcükle bille anıp dile getirmedi... “Utanç” verici bir tutum... Tarihe geçecektir...
Kuşkusuz, bu anmayı beklemek hakkımızdı; ama anmayacaklarını biliyorduk, dolaysiyle “Lozan”ın ürünleri olan kuruluşların (CHP’nin), kurumların (Türk Tarih ve Dil Kurumu’nun), basının (kuşkusuz “Cumhuriyet”in) unutması yetmezmiş gibi, tüzüklerinde “Atatürk ilkeleri”ne bağlılıkları yer alan tüm “Sivil Toplum Örgütleri”nden de doyurucu bir “ses” çıkmadığı gibi herhangi bir hareket de görülmedi..
Peki “toplum”dan, “bizler”den...
Yarın Beşiktaş’ta olalım!

MERİÇ VELİDEDEOĞLU - CUMHURİYET

Cüneyt Arcayürek: Dünden Bugüne Değişmeyen Kafalar!

Devir değişiyor. Fıkraların içeriği değişmiyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarıydı.
Ankara treninin yemek vagonunda hem içiyor
hem konuşuyorlardı.
Biri sordu:
“Acaba bu memleketin ne kadar aydını var?”
Yahya Kemal yanıtladı:
“İki vagon… Biri Haydarpaşa’dan Ankara’ya giderken öbürü Ankara’dan Haydarpaşa’ya döner.”
Ya bugün? Hele AKP iktidarında.
Orta halli ama AKP döneminde zengin olmanın yollarını bilen biri Haydarpaşa’dan trene biner.
Ankara’da birkaç milyon dolarlık bir çeki AKP Genel Merkezi’ne bırakır, oradan bazı bakanları dolaşır ve…
…Aynı günün akşamı Ankara’dan Haydarpaşa’ya daha zengin olarak döner.

***

Üstelik AKP iktidarlarında fazla münevvere (aydına) da gerek yok.
Zengin olmanın yolunun AKP Genel Merkezi’nden ya da paraya aç kimi bakanların çalışma odalarından geçtiğini bilen birinin, birkaç üniversite bitirmeye ya da yabancı diyarlarda tanınan bir aydın olmaya da ihtiyacı yok!
İtibarın bankadaki hesaplarla ölçüldüğü bir devir yaşıyoruz.

***

Üstüne üstlük, devlet olanaklarını kullanarak bugününü ve çocuklarının geleceğini güvence altına almak için rüşvet alanları ya da bir yolsuzluğa yardım edenleri bugün istediğin kadar eleştir.
Gün ve devir geçer. Üç beş yıl sonra bir bakarsınız, başbakanlığı sırasında anormal zenginliğinin kaynağını bir türlü açıklayamamış, demokratik yöntemlerle bu görevden alınan birinin, tertemiz vatan evladı olarak, müşteki sıfatıyla savcılığa ifade verdiğine tanık olabilirsiniz.
Rüşvet aldığı kanıtlanan menkul ve gayrimenkullerinin kaynağını açıklayamayan, ister erkek ister kadın olsun.. o siyaset adamına bugün eski günlerini anımsatan tek bir Allah’ın kulu bulamazsınız bu ülkede.
Hatta onlar sonradan zenginlik öyküleriyle medyada baş köşelerde olabilir ve o günleri anımsatanlar çağ dışı kalmış diye eleştirilir de…

***

Önceki gün, bu ülkenin başlıca ödüllerinden biri olan Sedat Simavi Ödülü’nü kazanan Prof. Güngör Uras’ın, Başbakan’ın açıkladığı kamuda tasarruf önlemlerini analiz eden yazısının son paragrafındaki öykü, yalnız ekonomimizi değil, bence demokrasimizin hızını da anlatıyor:
Hoca, ekonomi alanında Başbakan’ın açıklamaları için “Bunlar olur mu” diye sorduktan sonra, pekâlâ demokrasimizi de anlatan şu hikâyeyi yazıyor:
Topal karınca almış başını gidiyormuş. “Nereye” diye sormuşlar.
“Hacca gidiyorum” demiş. “Bu halinle hacca nasıl ulaşırsın?” dediklerinde, “Ulaşamasam bile yola çıkmıştı derler” cevabını vermiş.

***

Sağa sola bakınız. Bu ülkeyi kurtaran, yeni Türkiye adıyla yeni ufuklar açtığını iddia eden, hatta ve hatta bu ülkeyi Mustafa Kemal’den kurtaran bizleriz diye aramızda da değil, başımızda gezenlere rastlamıyor musunuz?
Cumhurbaşbakan’ın, Başbakan’ın TV’lerdeki yüzlerine bakınca şu fıkrayı anımsamaz mısınız:
Hakkında çok dedikodu yapılan bir siyaset adamıydı.
Bir gün, ciddiyetini suratına maske gibi takmış ağır adımlarla içeri girerken sordular:
“Niçin kaşlarını çatıyor böyle?”
Akbaba mizah dergisinin sahibi Yusuf Ziya Ortaç fısıldadı:
“Namuslu desinler diye!”

***

Bugün yaşananları, yaşatanları anımsatan geçmiş günlere ait fıkralar bitip tükenmez.
Zira devir değişiyor. Yöneten, iktidardan nemalanan kafalar, huylar değişmiyor.
İyi pazarlar!

Ey sorumlular yineliyorum

EY SORUMLULAR YİNELİYORUM,
43 VATAN EVLADI SUBAYIMIZ
Bİ YERE REHİN Mİ? CEHENNEM AZABI NE ZAMAN BİTECEK DERSİNİZ?
BİZ TÜRK HALKI, KURBAN BAYRAMINDA DIŞİŞLERİ BAŞBAKANI VE CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN İLE, İÇİŞLERİ BAŞBAKANI DAVUTOĞLU’NA ÇOK, ÇOK BÜYÜK SAYGISIZLIK YAPTIK...
Antalya, Toroslar, Beydağları Geyikbayırı Köyü, 5 Ekim 2014 Pazar/ 6 Pazartesi/ 7 Salı
Gerçekten “kurban” bayramı... Hem “kurban” hem “bayram” yaşayınca kurbanın bayramı nasıl olura yanıt, televizyonlarda kurban kesimlerine bakmak yeter! Her taraf kan revan! İstanbul boğazından kan akıyor! Bıçaktan kaçan boğalar trafiği berbat etti saatlerce... Ambulanslar oralarını buralarını kesen acemi kasapları hastanelere taşıdı durmadan! Diyarbakır’da kesilmek için damda bekletilen keçi bariyerleri aşıp beşinci kattan atladı sokakta oynayan 13 yaşındaki Heval Yıldırım’ın üzerine düştü, Heval acıdır canından oldu!..
Evet alınan önlemlere karşın ülke açık mezbaha.
Oooo... Unuttum affedin. Kurban Bayramınız kutlu ve mutlu olsun e mi!
‘KUZU KUZU MEEE’
Asker babam savaşta İstanbul’a gelir annemin doğurmasına yardımcı olur ve bi oğlan bebe daha adını Nusret Kemal koyarlar neden mi, o gün Bursa düşman işgalinden kurtulmuş...
Eczacı şair Nusret ağabeyime telefon ettim “alo” deyince “Kuzu kuzu meee” çekince kahkahayı patlattı...
Biz çocukların kuzuları olurdu, onlarla oynardık kuzu kuzu meee diyerek... Nusret ağabeyim “Onlardan birisinin adı ‘Şirin’di” dedi.
Diyelim ki Şirin kocaman oldu, iki katlı evin alt bölümünde kalırlardı... Biz çocuklar Nusret ağabeyim, Sevim ablam yukarı yallah edilirdik nedense, ama gizlice bakardık bahçeye... Bi baktık ki Şirin süslenmiş püslenmiş baş tarafından, gövdesine al boyalar sürülmüş yer yer...
Yetmedi, bi de gözleri bağlanmış renkli bez ilen... Bi adam gelmişti önü önlüklü elinde bi torba, babam falan ötelerde. Adam Şirin’i zorla yere yatırdıydı sonra dört ayağını birbirine bağlayıverdiydi, neler oluyor diyorduk birbimize ki adam parlayan bi bıçak çıkardı, Şirin’in kafasını azıcık geriye çekti ve bıçağı vurdu boğazına, kanlar fışkırırken biz çocuklarda yapma kesme feryatları evi bahçeyi inleten, kan durunca bıçağı sürtüp kafayı ayırıverdiydi gövdeden biraz debelenen Şirin durdu ama bizim gözyaşlarımız feryatlarımız durmadı...
Pencereden bakanda, kalaylı koca leğenimizin içinde bi et yığını gördük gözyaşlarımızla. Bu bizim kuzu kuzu meeemiz sevgili Şirin’di... Feryatlar neye yarar?
TIPKI GEÇEN HAFTA
YAZDIĞIM GİBİ!
Dışişleri Başbakanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Bayram namazını Sultanahmet Camii’nde eda etti, çıkışta gazeteci milletiyle karşılaştı bermutat ve soruları yanıtladıktan sonra sıra söylemek istediğine geldi...
‘DEDİYSE ÖZÜR DİLESİN’
Erdoğan, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’in Türkiye’nin IŞİD terör örgütüne silah ve para gönderdiği yönünde açıklamalarına fena halde çattı “Eğer bu tür ifadeler kullandıysa Biden benim için bitmiştir, tarih olur. Başta IŞİD olmak üzere hiçbir terör örgütüne, bizim en ufak yardımımız olmamıştır. Bunu kimse ispatlayamaz” dedi. Şöyle devam etti:
“Biden böyle bir şey söylediyse özür dilemeli” ortalık karıştı ve Joe Biden özür diledi.
İçişleri Başbakanı, durmadan gülümseyen Mevlana çocuğu Davutoğlu da bayram namazını Fatih Camii’nde eda etti çıkışta gazeteci milletinin sorularını yanıtladıktan sonra o da Joe Biden’a çattı falan.
BİZ TÜRK HALKI, KURBAN BAYRAMINDA CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKANA ÇOK, ÇOK BÜYÜK SAYGISIZLIK YAPTIK...
Televizyonlarda hep cami çıkışlarını inceledim yakından, ressam ve fotoğrafçıyım ya, ikisinin de yüzlerini izledim durmadan... Cumhurbaşkanımın yüzü eski yüz değil, sizler de yakından bakın  örneğin Erdoğan’ın alt dudağı artık ileriye iyice çıkık!..
YA HU, ULAN DİYORUM
KENDİ KENDİME!
Bu adamın suratı hiç mi asılmaz? Hep ama hep güleç yüzlü, Cenab-ı Allah astırmasın ve dünya durdukça başımızda hep Başbakan kalsın.
KILIÇDAROĞLU AYNI FİKİRDE DEĞİL BAKIN DEDİĞİNE: ‘O SADECE MİZAHIN KONUSU OLABİLİR. ZAYTUNG BAŞBAKANI’
Ayrıntısı da özetle şöyle:
“Beni muhatap alın diyor. Senin neyini muhatap alacağız? Sadece mizah dergilerine konu olabilecek bir başbakan profili var önümüzde. Zaten en çok haberleri Zaytung yapıyor.” (*)
ESKİ
DEYİMLE
‘GELELİM
SADEDE’
Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve güleç yüzlü Başbakan Davutoğlu bayram namazlarını ayrı camilerde eda ettiler, Göktanrım kabul etsin... Dikkatlice izliyorum ve yerimden fırladım. İkisinin de gömleği gerçekten çok şık, ne ki ikisinde de kravat yok; yani bağırları azıcık açık!..
Şaştım kaldım, bu canın bildiği Erdoğan ABD’ye Obama’nın huzuruna giderken her daim güzel kravatlıdır ve uçakla dönerken kravatsızdır, anlaşılan o kravat bi yerden emanet ki sanırım iyice saklaması için Eminanıma “vermiştir diye düşünüyorum”...
Obama’nın yanına giderken kravatlı Erdoğan, Kurban Bayramının birinci günü Türk halkının önüne kabadayı edasıyla neden kravatsızdı, belli ki o emanet kravatı bulamadı! Hem kravat deyip geçmeyin Osmanlı İmparatorluğu zamanında kravat takan ilk padişah Sultan Abdülmecid imiş ve dünyada 650 milyon erkek kravatlı imiş, yılda 800 milyon kravat satılırmış!..
BAKTIM BAŞBAKAN DA
KRAVATSIZ
O Konyalı Davutoğlu bakan iken kravatsız dolaşmazdı, düşündüm yetmiş milyon ne insanımız, bunların kravatsız olduklarını fark etmediler mi ya hu, fark etmişlerdir ama bayramda sunulmak üzere her ilden birer kravat armağan etmeyi yaşama geçirmemekle her ikisine de çok, ama çok saygısızlık etmişlerdir, öyle değil mi ey halkım!..
ABD Başkanı karaoğlan Obama’nın huzuruna çıkışta kravatlı olan Cumhurbaşkanı, cumhurunun huzuruna çıkışta neden kravatsızdır, nedeni ne olursa olsun bu da onların ayıbı sayılmaz mı ey millet?
EY BAHÇELİ, EY BAHÇELİ!
TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Meclis’in yeni yasama yılı nedeniyle “resepsiyon” verdi, askerler katılmadı. Hükümet tezkeresine olumlu oy veren MHP’nin lideri Bahçeli “resepsiyon”a da katılmıştı... O belalı tezkereye oy vermekle büyük “günaha girdiler diye düşünüyorum”. Eğer Türk milletinin baş belalısı ABD, yine bir emri vaki ile bizi savaşa sokarsa Mehmetçiğin kanı akanda Bahçeli’nin vicdanı sızlamayacak mı, ey millet?
‘RESESİYON’DA
ÖFKELENMİŞ, HAYRET!
Cumhurbaşkanı bir aralık eşi Eminanım, Meclis Başkanı Cemil Çiçek dinlenme odasına geçmişler Başbakan ve eşi de gelince doğruca onlara katılmış vay sen misin ey Erdoğan? Bahçeli seni Roma İmparatoru Sezar’a benzetmiş ve şöyle demiş:
“Milletin asli unsuru olmasam terk ederdim... Sezar gibi ayrı bir odaya çekilmek yakışık almadı. Bu devleti her şeyiyle tahrip ettiler. Bu da bir örneği. Kapıya da iki tane koruma dikmişler kimse girmesin diye. Böyle rezalet görmedim.”
Şuna bakın şuna, “böyle rezalet görmedim” diyor! “Bu devleti her şeyiyle tahrip ettiler” diyor ve bu devleti her şeyiyle tahrip edenlerin “tezkeresine” kalkıp oy veriyor acaba daha tahrip etsinler diye mi oy verdi dersiniz ey millet, iki yüzlülük örneği demeyi de reva görmüyorum..,
‘BU TEZKERE HÜKÜMETİN
YÜZ KARASIDIR’
Kılıçdaroğlu tezkereyi böyle değerlendirmiş, daha doğrusu böyle değersizleştirmiş... Bakın dediklerine:
“Bu tezkere hükümetin yüz karasıdır... Kimse ‘Askerimi göndereceğim’ demiyor, ama bunlar kraldan çok kralcılık yapmaya çalışıyorlar” (**)
Yazdım geçen hafta, kraldan çok kralcılık yapılmasa bunca bilmem neyin ülkeyi ne hale getireceği yok mu kralcılıkta?
HA YAVRUM HA, HA YAVRUM HA! ‘İSTİKLAL MARŞI YERİNE OKULU KURAN’LA AÇTILAR!’
AKP hükümetinin getirdiği 4+4+4, 3 dört 12 ve dahi 12 +12+12 elde var 4+4+4 eder 12 eğitim sistemsizliğiyle hızla yayılan imam hatip orta okullarından skandal görüntüler çıkmaya başlamış. En tazesi, “4+4+4 Fırını”ndan çıkanı...
Odatv haberine göre Beylikdüzü’ndeki Ahmet Beyaz İmam Hatip Ortaokulu’nda açılış İstiklal Marşı yerine Kuran’la yapılmış. Allah kabul etsin ileride bu Kurancı çocuğa başkaları da katılır hep bi ağızdan okurlar 4+4+4 düzeniyle...
Odatv’nin haberi şöyle bitiyor:
“Okul bahçesinde yapılan törende öğretmen, öğrenci ve velilerin ortasında küçük yaştaki bir öğrenci Kuran okudu. Öğrenci, okumasını bitirdikten sonra veliler ve öğrenciler tarafından alkışlandı. Ardından da herkes Fatiha Suresi’ni okudu.”
EY YAVRU İNŞALLAH İLERDE ‘RTE İSLAM CUMHURİYETİ’NDE DİYANET İŞLERİ BAKANI OLURSUN BU GİDİŞLE...
Maazallah!
Aydınlık’tan kocaman bi haberi konuk ediyorum, 6 sütün haber şöyle, lütfen anımsayın:
“Bugün türban karşıtına bunu yapanlar yarın neler yapmaz
TÜRBANI PROTESTO EDEN
KADININ SAÇINI YOLDULAR
“10 yaşındaki kız öğrencilerin türbana sokulmasını MEB önünde protesto eden kadınlar, erkek güvenlikçilerin şiddetine uğradı.”
ULAN DEDİM KENDİ KENDİME, BUNLAR ACEMİ, ULAN HAYDİ SAÇI YOLDUN, YERDE NEYLE SÜRÜKLEYECEKSİN HA?
(*) Ayşe Sayın/ Cumhuriyet
(**) Ayşe Sayın/ Cumhuriyet
© Copyright 2019 Kemalistler | All Right Reserved